8
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
969
Okunma

Dokuz yaşındaydım. Kaz Dağının eteklerinde geçirdiğimiz bir gecede, eninde sonunda öleceğimi farkettim. Bunu bana kimse söylemedi. Tek başıma yatarken ölümün kendisi gibi düşüncesi geliverdi birden bire. “Ölmek istemiyorum” dedim. “Daha çok erken” diye annemin fısıltısını duydum. Ama dedim ya, yalnızdım. Şimdi olsa sabaha kadar uykum kaçardı. O gece ise dokuz yaşındaydım ve mışıl mışıl uyudum.
Bir sonraki ziyarette on dört yaşındaydım. Güpegündüz, evimin salonunda otururken ölümü kavradım. Sanki arkadan sessizce yaklaştı ve gözlerimi kapadı. “Ben kimim?” demesine bile gerek yoktu. Niye o zamanı seçti, ne yaptı da bana kendini hatırlattı; verecek bir cevabım yok. Koltuktan kalktığımda titriyordum.
Benzer bir titreme için dokuz yıl daha beklemem gerekecekti. Ne zaman ki “soldaki”nin arkasından süzüldüm, elimdeki teli boğazına doladım ve hayatın yavaş yavaş o bedeni terketmesine tanık oldum, ben de titremeye başladım. Onun spazmı bana geçmişti. Çavuşun dürtmesiyle toparlanır gibi oldum. Göz göze gelince devam etmemiz gerektiğini farkettim. Devam da ettik. Yaşadıkça ölmeyi kanıksıyorsunuz, inanın bana.