45
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2089
Okunma
Son derece kritik bir süreçte gündemimizin basit ve gereksiz bir konu ile meşgul edilmesini kınayarak yazıma başlamak istiyorum.
Kastettiğim gündem konusu elbette türbandır.
Belli bir kesime epeyce siyasi rant sağladığı açıkça görülen türban, gerçekten siyasi bir simge olduğu için midir ki bazı siyasi partilerce suistimale değer görülmüştür, yoksa bir inanç sisteminin olmazsa olmazı olduğundan mıdır böylesine hararetli taleplere mazhar olmuştur?
Oysa, sadece siyasi rant değil, maddi ranta dönüştürüldüğü de açıkça görülmektedir. Durum böyle olunca da insan şu soruyu sormadan edemiyor;
· Kadınların başörtüsü üzerinden yapılan tartışmalar, birilerine maddi kazanç mı sağlamaktadır?
Böyle bir sorunun ardından hemen başka bir soru daha takılıveriyor akıllara;
· Şayet kadınlarımızın başörtüsü hem siyasi hem de ekonomik ranta tahvil ediliyorsa bunun halk dilindeki adı denir(!)?
Yukarıdaki iki soruya cevap vermek yerine okurların vicdanına havale etmek istiyorum. Zira sorulacak o kadar çok soru var ki!..
Bunlardan bir kaçını arka arkaya sıralayarak asıl konuya dönmek istiyorum.
· Tarikatlarca aşırı din pompalanarak kandırılan bir kesim din kardeşlerimiz nasıl oldu da sürü psikolojisi ile hareket eder oldu.
· Neredeyse günü birlik yapılan çelişkili açıklamalar nasıl olur da malum kesimlerce kitlesel olarak hemen kabullenilebilir ve topaç hızıyla dönen bu dengesiz açıklamaların savunuculuğunu yapabilir?
· Vatan pahasına, dini ve onunla neredeyse eş tutulan türbanı hararetle savunan insanların etnik kökenleri incelendiğinde acaba nasıl bir tablo ile karşılaşacağız? Kimdir bunlar(!)?
Müslüman toplumlarda din istismarı; Muaviye ile birlikte başlamıştır. İslamiyeti kabullenmeden önceki ekonomik ve siyasal üstünlüğünü yeniden ele geçirmek amacıyla sinsi yaklaşımları kendine yol edinen Muaviye taraftarları tıpkı günümüzdeki gibi takiyye ve aldatmacalarla hatırı sayılır başarılar elde etmişlerdir. Ali Yaman’ın yazısından kısa bir alıntıyı sizlerle paylaştıktan sonra yazıma devam etmek istiyorum.
“Emevi sülalesi İslam’ın doğuşu ile kaybettikleri nüfuz ve iktidarı yeniden ele geçirebilmek için akıl almaz yollara başvurmuşlardır. Özellikle Muaviye’nin ve Yezid’in davranışlarını, bazı Sünni yazarların ileri sürdükleri gibi, “içtihad” farkıyla açıklamaya kesinlikle imkan yoktur. Muaviye “kısas” adıyla din kisvesine büründürdüğü siyasi ihtirasını ne pahasına olursa olsun tatmin için uğraşmış, bu amaçla başvurulmadık yol bırakılmamıştır. Şüphesiz Muaviye’nin bu cüretkâr hareketlerde bulunurken en büyük dayanağı 20 yıllık Suriye Valiliği sırasında sağladığı kazanımlardı. Muaviye’nin başlıca eseri, siyasetine körü körüne itaat eden birliklerden oluşan Suriye Ordusu oldu. Muaviye, ordunun rahatına ve donanımına çok dikkat ediyor, ücretlerini fazlasıyla ve o zamana kadar alışılmamış bir düzen ile ödemeye çalışıyordu. Muaviye kendi amaçlarının önünde engel olarak gördüğü, her kim olursa olsun, ortadan kaldırmakta tereddüt etmemekteydi. Muaviye’nin bu siyaseti icraatlerinde açıkça görülmektedir.
Muaviye, tüm bu sözü edilen önlemler dışında servetini de siyasal başarısı için seferber etmiş durumdaydı. Karşıtlarından kiminin öldürülmesi yolu benimsenirken, kiminin de para ile satın alınması yoluna gidilebiliyordu. Tahsis ettiği maaşların ve cömertce ihsanların altın zinciri ile en inatçı aleyhtarlarının dizginlerini elinde tutmayı başarmış idi. Emevi halifeleri, Muaviye de dahil, kendi siyasetlerine düşman olanların aynı zamanda islama da karşı olduklarına kanaat getirmişlerdi. Kaynak:Ali Yaman”
Bu alıntı ile günümüzde izlenen siyasi yöntemi karşılaştıracak olursak neredeyse birbirinin aynı politikalar olduğunu görebiliriz.
Ulusal birliği riske atacak boyutlarda yağma ve talanın yanı sıra kadrolaşma uğruna devletin en önemli kurumlarını niteliksizleştirmeyi göze alan bu zihniyet, köylüyü, işçiyi, esnafı hatta sanayicileri çaresiz bırakacak, direnme gücünü sıfıra indirecek ekonomik politikalarla, amacına ulaşmayı planlamaktadır. Tarikatlarca birey bilinci elinden alınan dindar insanlarımızın bir bölümü kendilerine sunulan İslami anlayışın aslında İslamiyetle alakasının bulunmadığını göremeyecek durumda ve tam bir teslimiyet içindedir. Bu da beraberinde sürü psikolojisini getirmektedir.
Yaklaşık yirmi altı senedir çeşitli tarikatlar aracılığıyla sürdürülen bu karşı devrim anlayışı, Fettullah Gülen okullarında kendi seçmenini yetiştirmeyi başarmıştır. Siyasal İslam, ekonomik gücünü, her açıdan sömürdüğü dindar insanlarımızdan ve topraklarımızda gözü olan emperyalist, Siyonist uluslararası şirketlerin kurum ve vakıflarından almaktadır.
Para ile satın aldıkları insanları birer misyoner olarak kullanmaya devam eden malum siyasal kadro, kamu kaynaklarını hem kendi ideolojilerini hayata geçirme yolunda hem de şahsi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Çıkarları elbette söz konusu vakıflar ile de örtüşmektedir.
Ulusal boyutta ekonomik çıkmazda bocalayan halkımızın birincil sorunları dikkate alınmazken, başörtüsünü öncelikli tartışma konusu yapmanın anlamı nedir!? Bu tür kısır tartışmalarla ne hedeflenmektedir? Elbette hedeflenen Türkiye Cumhuriyeti ve Kemalist aydınlanmadır.
Yakın bir geçmişte bazı siyasilerden bu günlerin uyarısı “kanlı mı olacak, kansız mı” denilerek apaçık yapılmamış mıydı? Öyle görünüyor ki tercih yapılmıştır ve bu karşı devrim oldukça kanlı olarak gerçekleştirilmek istenmektedir.
“Bir insan hem Müslüman hem laik olamaz” diyen bazı politikacılarımız, şartlar böyle iken laikliğin teminatı nasıl olabilirler?
“Demokrasi amaç değil araçtır. Gideceğiniz yere kadar gider sonra bırakırsınız” diyen bir anlayış, nasıl olur da başörtüsüne serbesti tanıyarak demokratik açılım yapmayı hedefliyor olabilir?
Gelelim siyasal önderlerin sözcülüğünü yaptığını iddia ettiği bir kesim halka:
Ülkemizde yağma boyutunda yolsuzluklar, kayırmalar yapılırken neden sesleri çıkmaz? Neden sokaklara dökülüp bu hırsızlık politikalarını protesto etmezler. Türban dinsel gereklilik ise hırsızlıklar, yolsuzluklar, adam kayırmalar ne oluyor!? Bunlarda mı İslami gerekliliktir? Dinimiz hırsızlığa cevaz mı vermektedir? Yalana riyaya artık ılımlı mı bakmaktadır dinimiz?
Demokrasiyi yerden yere vuran, laikliği dinsizlik olarak niteleyen bu sözde Müslümanlar hangi hakla türban serbestisine demokratik talep olarak bakabilmektedirler?
Artık eğri oturup doğru konuşmanın zamanı çoktan geçmiştir. Kimse devekuşu misali başını kuma gömerek olaylara öyle bakma lüksünü kendinde göremez. Şayet türban Yahudi geleneğinden bize dayatılan siyasi bir simge değil de dinsel gereklilik (şart) ise bunu ilahiyatçı profesörlerimiz çıkıp Müslüman halka açıklamalıdırlar. Değilse bunu da yüreklice açıklamalıdırlar. Oysa hırsızlık ve kamu malını yağmalama girişimleri çok açık şekilde ayetlerle yasaklanmış ve en büyük günahlar arasında gösterilmiştir.
Kaldı ki İslamiyeti ortadan kaldırmayı kendilerine amaç edinmiş tarikatların dış telkinlerle halkımıza dayattığı türban, örtünme ile ilgili ayetlerle yakından uzaktan ilgisi bulunmayan bir dayatmadır. Şayet aksini iddia edenler olursa dinimizin Peygamberi olan Hz. Muhammet efendimizin zamanında bile böylesi bir örtünme şeklinin bulunmadığı konusunda bir çok kaynak gösterilebilir.
Netice itibari ile söylemek istediğim şudur ki; Hem Müslüman hem laik olunmaz diyenlere itibar etmek yerine hem Müslüman hem tarikat üyesi olunmaz demeli ve tarikatları hayatımızdan tamamen uzaklaştırarak ait oldukları ortaçağ karanlığına gömmeliyiz. Ilımlı İslam diyerek İslamiyeti yer yüzünden silmeye çalışanların kimler olduğunu doğru tespit ederek onlara karşı onurlu bir duruş sergilemeli ve Müslümanlık ile çağdaşlığın nasıl özdeşleştiğini dosta düşmana göstermeliyiz. Dünyayı kan gölüne çeviren emperyalist projelerin eş başkanlığını yapmak yerine ulusal değerlerimizi sağlamlaştırmanın ve ancak bu şekilde uygarca dinimizi yaşayabileceğimizi herkese anlatmanın zamanı gelmiş de geçiyor bile. Unutulmamalıdır ki vatanı olmayanın dini de olmaz. Bunun örneklerini Filistin de, Irak’ta yeterince görmüyor muyuz?
Ekonomik çıkarlarımız uğruna ne vatanımızı ne de inancımızı satamayız. Sattırmamalıyız.
Din, Allah ile kulu arasında vicdani bir olgu iken söylemlerine dini katarak karşımıza çıkan istismarcıları ivedilikle alaşağı etmeli ve sürü içinde bir koyun olmadığımızı Allah’ın üstün olarak yarattığı birer insan ve birer birey olduğumuzu yeniden hatırlamalıyız.
Saygılarımla...