8
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
832
Okunma
“Burası bir mabet; ben de bu mabedin rahibiyim!”
Sessizlik içinde Abudaram’a bakıyorduk. Okulda ünü kuşaktan kuşağa geçerdi Abu’nun. Bir seferde on kişiyi birden tahtaya kaldırdığını biliyorduk. Birine beş verirmiş, gerisi belden aşağı. Sınavlarda Corneille, Racine derken herkesi 17. yüzyıl Fransa’sına çiviler, ha babam trajedi çalıştırırmış. Siz tam Fransız trajedilerinin Şekispire ile boy ölçüşeceğini iddia edecek kıvama geldiğinizde sorular Moliere’den gelirmiş. Zor bir adammış Abu. Karşımıza geçtiği şu ilk derste kendisi de bunu yadsımıyordu.
İlk elde, söylediği doğal geliyordu kulağa. Yüz elli yıllık binanın gün ışığı girmeyen koridorları benim için öteden beri bir manastırdan farksızdı. O ıssızlığın içinde birden bir kapı açılıverir, içeriden bir rahip çıkardı. Siz ona selam verirsiniz, o size şüpheyle karışık bir baş işareti yapar ve devam ederdi. Yemekhaneye giderken koridorun iki tarafında tek sıra halinde yürürdünüz. Bir tek yemek sırasında kutsal kitap okunmazdı; o da eksik olsun.
Yaz bitmiş, o koridorlardan geçip kendimizi Abu’nun sınıfında bulmuştuk. Derse bu sözlerle başlamamıştı ama bir anlamda ders bu cümleyle açılmıştı: “Burası bir mabet!”
...
İlk sınavımız bir yerde vaftiz töreni gibiydi: Abudaram’ın sınavını alarak, bir anlamda onun gerçekten müridi oluyorduk. Yatakhaneden bozma etüd salonunda soru kağıtlarını beklerken arkadan Borteçen’in sesini duydum:
“Ronsard’ın ikinci aşkının adı neydi?”
“Ne aşkı? Bana ne Ronsard’dan?”
“Ne demek bana ne! Adam kızın uğruna tonla sone yazmış, gelecek şimdi sınavda.”
“Rabelais’den değil mi sınav?”
“Yooo, La Pleiade’dan...”
Harika! Yanlış konuya çalışmıştım. Abu’nun sınavlarında işkembeden atılmaması gerektiği üst sınıflardan ilk öğrenilenlerden biridir. Bir kere desteksiz yol aldığınız belli olursa sonrasında ağzınızla kuş tutsanız Abu’ya yaranamazdınız. Belki de fazla direnmemeli, adımı yazıp çıkmalıydım.
Abu, ağzı kulaklarında, etüd salonuna geldi.
“Çok güzel bir sınav hazırladım, bayılacaksınız.”
Gerçekten de bayılmak üzereydim. Önce cevap kağıtlarını dağıttı. Dolmakalemle sağ tarafta dört kare bırakılıp marj çizilecek. Cetvelin düzü değil, sırtı kullanılacak. Önce soyadı, sonra ad yazılacak. “Prelorenzo! Çık dışarı!”
Sebebini bilmiyordum ama Guido Prelorenzo’nun bir şeyler karıştırdığına adım gibi emindim. Başka bir hoca olsa Guido itiraz eder, kollarını “Ben ne yaptım ki?” anlamında iki yana açar, “Ama Mösyö?” derdi. Bu sefer ise bir kedi sessizliğinde, sıralara sürünerek etüdden çıktı.
Abudaram’ın soru kağıtlarını dağıtmasını bekliyorduk ama hareketsiz, sınıfı seyrediyordu. Tedirginlik düzeyimizin belirli bir kıvama ulaştığını hissedince başladı:
“Yazın! Ortaçağdasınız. Uzaktan bir kervan size doğru geliyor. Bu kervanın yanınıza gelişini ve geçip gidişini anlatın. Neler gördünüz? Hangi sesleri duydunuz? Hayvanların kokusunu aldınız mı? Kervandakiler sizi farkettiler mi? Ne kervanıydı? Nereye gidiyorlardı? Siz niye oradaydınız? Haydi, beni şaşırtın!”
Arkasını döndü, kürsüye gitti. Yanında getirdiği gazetesini okumaya başladı. Bizi gözetlemediğini biliyorduk. Dönüp Borteçen’e baktım. O da şaşkındı. Kimsenin kimseye faydası olmadığı bir sınavdı. Boş kağıdı gözden geçirdim. Marjı tekrardan çizdim. Ortaçağ kervanı! Nereden çıktı şimdi bu?
On beş dakika sonra kağıdım hala boştu. Aynı boşluğu paylaşan gözlerle ileriye, duvarın ötesinde bir noktaya bakıyordum. Açık pencerelereden kuşların sesi geliyordu. Derken bir rüzgar esti. Abudaram’ın gazetesinin sayfaları hışırdadı. Rüzgar giderek kuvvetlendi, yerden kaldırdığı tozlara, kendi getirdiklerini ekledi. Görüntü bulanıklaştı, kürsüyü ve hocayı seçemez oldum. Neden sonra toz bulutu çökmeye başladığında uzaktan, bir zamanlar salonun kapısının olduğu yönden yaklaşan bir deve gördüm. Sonra ikincisini ve diğerlerini. En önde gidenin üzerinde uzun kılıcını sırtında taşıyan biri vardı. O da beni farketti, bir süre ne olduğumu anlamaya çalıştı. Tehlikesiz olduğuma karar verince yaklaşmam için işaret etti. Tereddütsüz bir şekilde ona yürüdüm. Çölün ortasında yapacak daha iyi bir işim yoktu.