5
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
1563
Okunma
Başbaşaydılar ... Derin bir sükûtun ardından başını kaldıran Hz. Peygamber ; baharları kıskandıran tebessümüyle ;
-- Ya Ali !.. Sana bir sır vereyim mi ?..
-- Buyurun Ya Resulallah !..
... Kimseye söylemeyeceksin ama , olur mu ?..
-- Başımdan da , gözümden de , gönlümden de yücesiniz Ya Resulallah !.. Emriniz olur , ferman bilirim o buyruğunuzu !.. Kimselere söylemem efendim !..
-- Yaklaş o zaman !.. Buyurarak , birşeyler fısıldar o veliler serdarı , Şahı Merdan Ali’nin gönül kulağına ...
Dışarıya kendisini zor atan Hz. Ali’nin gönül aleminde öyle bir fırtına kopmaktadır ki ... Ruh büyük , kalıp küçük misali ; adını koyamadağı fakat tariflerin de ötesindeki damak lezzetinin dayanılmaz hazzı ile , avaz avaz bağırmak ister ...
Yuvasından fırlamak istercesine ; kan kırmızı kesilen kudretten sürmeli mahmur gözleriyle , Mekke sokaklarında sırrrını gönül kuyusuna döküp boşaltarak , kendisini rahatlatacak bir dost arar ... Ama nafile ... O vakitte kimseler olmadığı gibi , öyle bir dost ta çıkıp gelmez...
Aklı ve hafızası o Peygamber sırrına mağlûp olduğundan , kimseye söylememesi hususundaki fermanı unutup , canhıraş bir halde koşarak Mekke’den uzaklaşır ... Yanan ciğerinin kokusu , nefes alıp verdikçe burnuna gelmekte ve gözlerinden yağmurlar gibi kanlı yaş akıtmaktadır...
Menzili yoktur... Nereye gideceğini bilemez halde saatlerce yürür uçsuz bucaksız çölde... Nihayet ; suyu çekilmiş kör bir kuyunun yanına geldiğinde , ayaklarında da yürüyecek dermanı kalmamıştır artık ...
Bir vakitler suyla dolu olduğu ; içinde boy salmış kuru sazlıkların , kamışların varlığından anlaşılan kör kuyuya eğilerek , öyle bir avaz eder ki o sırrı ... Kendisini hayretler içinde bırakan bir ahu feryat işitir ... Sanki canından öte sevdiği yavrusunun , ya da sevgilisinin taze mezarı başında ağlayan ana misali , sevgili misali inleyen kamışların , diplerinden çatlayıp , kana benzer su sızdığını görür...
Hadisenin üzerinden bir hafta geçmemiştir ki , huzura çağırılır ... Hz. Peygamber efendimiz yine o tatlı tebessümüyle ;
-- Ya Ali !.. Kavlimiz vardı ... Hani o sırrı kimseye söylemeyecektin sen ?.. Buyurduğunda , mahcubiyetinden öyle bir feryat eder ki o Şahı Veli ...
-- Sana kurban olayım ben Ya Resulalah !.. Ruhum da , canım da sana feda olsun ey benim efendim !.. Allah şahidim olsun ki , kimseye demedim !..
-- İyi hoş ta Ya Ali !.. Falanca çoban var ya !..
-- Evet Ya Resulallah !..
-- İşte onun yanından geçerken işittim o sırrı ... Sürüler otlarken o da kaval üflüyordu ... Onun kavalından duydum o sırrı ...
Çobanın , o kör kuyudaki kamışlardan kaval yaptığı anlaşıldığında ancak sükûn bulur o veliler şahı ...
Kendisinden on üç asır sonra gelip te o derde müptela olan bir ehli aşk ta , ahu figanıyla şöyle aşikâr eder o sırrı ...
Daireyiz , hem kudümüz , cismimiz neydir bizim,
Aşkı sevdadır gıdamız , bağrımız meydir bizim ...
Şirin yüzünü bir kez görebilmek için gönül dağlarına aşk balyozu indiren Ferhatlara selam olsun !.. Selam olsun ehli aşka !..
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.