6
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2141
Okunma
O sabah haftalar öncesinden günlerini saydığımız bayram sabahıydı. O sabah çok mutluyduk. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanmış, en güzel giyeceklerimizi giyinmiştik. Bayram namazı kılmak için daha çok küçüktük ama dedelerimiz hep teşvik ederdi bizi bayram namazı kılmaya. Köyün tüm çocukları caminin kapısını cıvıl cıvıl doldurmuştu. O kadar erken gelmemize karşın caminin içi tıkış tıkış dolmuş, çok kimse de dışarıda kalmıştı. Hoca namaz öncesi vaazında Abdülkadir Geylani’nin çocukluğunda ne derece doğru bir çocuk olduğunu anlatıyordu. Çocukların büyük çoğunluğunun benim gibi bir an önce namazın kılınıp bayramlaşma faslına geçilmesini arzu ettiklerini de iyi biliyordum.
Hayallere dalmadan asla edemiyorum. O zamanlar da öyleydim. Ailedeki yaşamı düşünürdüm. Ataerkil bir aile yapısı vardı bizim ailenin. Annem, babam ve kardeşlerim dışında dedem ve babaannem de bizimle dururdu. Evde yetişkin erkekler birinci sınıf kişilerdi. Kadınlar ve çocuklar da ikinci sınıf. Geleneklerinden öyle görmüşler, öyle gidiyordu. Evlerde mısır ekmeği pişirilir, yemeklerde kadınlar ve çocuklar bu mısır ekmeğinden yerdi. Yetişkin erkekler ise bakkaldan alınan somunlardan yerdi. Onlar çarşıdan gelirken elleri boş gelirler, eve birşey alınacaksa biz çocuklar veya kadınlar alır ve taşırdı. Erkeklerin ellerinde file taşıması abes kaçardı millete karşı. Kadınlar sırtlarında şelek (bir çeşit küfe) taşırlar. Bunlarla çarşı ve pazara da giderlerdi.
Bakkaldan ailenin birinci sınıf kişileri için aldığımız somun ekmeklerini file içinde taşırken kenarlarını didiklemeden edemezdik. Çok tatlı gelirdi bize. Tıpkı sofrada kalan somun kırıntıları gibi. Onları kardeşler kapış kapış ederdik yemek sonrasında.
Tüm bu düşünceler içinde vaazda neler söylendiğini dinleyememiştim. Namazdan önce yılda iki defa kılınan bu namazın kılınış şeklinin unutulmuş olabileceği göz önüne alınarak Hoca tarafından güzelce tarif edildi ve namaza böyle başlandı.
Namaz bittiği zaman çocuklar cıvıl cıvıl koşuşarak caminin çıkış yolunda yerlerini aldılar. El öpüyorduk. Daha önceki bayramlardaki deneyimlerimizden de bildiğimiz üzere özellikle para verebilecek kişilerin ellerini öpüyorduk. Bunlar sayılı kişilerdi ama verdikleri harçlıklar bayramları iple çekmemize değiyordu.
El öpme faslı bittikten sonra paralar sayıldı. Benim 60 kuruşum birikmişti. Ağabeyim ve küçük kardeşim biriktirdikleri parayla sinemaya gitmeye karar verdiler. Bir bakıma beni de dışlamışlardı. Bunun üzerine bu para ile ne alacağımı düşündüm bir süre ve sonra kararımı verdim. Bakkala girerek bir tane somun ekmeği aldım. O da 60 kuruştu. Ağabeyim ve küçük kardeşim koltuğumdaki somunu görünce gülerek sinemaya gitmek üzere yola koyuldular. Ben de evin yolunu tuttum.
Evde Annem ve Babaanem’in ellerini öptükten sonra bana bir tas dolusu sıcak süt verdiler. İçine yanımda getirdiğim somun ekmeğini doğradım ve en küçük kardeşimle birlikte büyük bir zevkle yedik.
O gün en mutlu günlerimden birini yaşamıştım.
Bugün küçük kardeşim bu olayı anımsadıkça gülerek anlatır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki; artık köylerdeki eski gelenekler de terk ediliyor. Kadınlar ve çocuklar artık ikinci sınıf gözüyle görülmüyor. Köy evlerinde artık mısır ekmeği pişirme geleneği de giderek bırakılıyor ve ekmekler fırınlardan veya bakkallardan alınıyor.
Tüm sevgi dolu dostlarımın Ramazan bayramını kutluyorum.
Kadir Tozlu
03/12/2002