35
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
3991
Okunma


“Kim var orda?”
Annem birkaç kere aynı soruyu tekrarlayınca sigaramı pencereden fırlatıp bahçeye çıktım. Köy yolundan eve sapan patikada belli belirsiz hareket eden karartılar vardı. Bu kez soruyu soran ben oldum:
“Kimsiniz? Hey! Alo!”
Karartılar gittikçe yaklaşıyordu. Nihayet yüzleri seçilir hale gelince, annem telaşla elleriyle ağzını kapadı. Gecenin sessizliğini bozan şiddetli postal sesleriyle, birkaç asker koşar adım yanımıza geldi.
“Rasim Can bu evde mi yaşıyor?”
“Benim.”
“Düş önüme o zaman!”
Annem hiçbir şey söylemedi. Artık o da alışmıştı böyle apar topar götürülmelerime. Yalnız hüzünlü bir bakış süzüldü yanaklarından. Eşarbının uçlarını eline dolayıp bıraktı birkaç kere. –Çok güzel susar benim annem. Terbiyesi pek ala. Yoğurda benzetirim onu bu yüzden. Durgun ve manalı.- Askerlerin omuzlarındaki silahlara bakarken, annemin ne düşündüğünü tahmin etmek hiç de zor gelmedi. Fakat, ben ondan da alışkındım bu duruma. “Nereye” diye bile sormadan ayaklarımdaki terlikleri ayakkabılarımla değiştirip üç askerin önü sıra evden ayrıldım.
Köyden ilçe merkezindeki karakola gidene kadar aklımdan türlü felaket senaryoları, emsalsiz polisiye macera, birkaç da dua geçti. İşin ilginç yanı artık korkmuyordum. Ne hikmetse karşımda oturan askerin yakasındaki armaya bakarken “failatün, mefaülün, failün” diyesim geldi. Böyle zamanlarda kendi kendinin muktedir babası oluyor insan. Kendini sevindirecek, güldürecek, teskin edecek, başını okşayacak “Buradayım, yanındayım” diyecek bir şeyler uyduruyor. Siz hiç jandarma aracının arka koltuğunda oturup da, yol kenarlarındaki direklerden sızan ışığın, hızla askerlerin yüzünü yalayıp geçişini izlediniz mi bilmem. Bu öyle bir seyirdir ki, az sonra başınıza gelecekleri, aralıklarla gördüğünüz gölgeli yüzlerden okursunuz. İşte o vakitlerde “failatün” gibi gereksiz fakat ilginç şeylere bile muhtaçtır zihniniz.
Akşamüzeri Sadık, Mehmet ve ben köy meydanında buluşup, bir saat uzaklıktaki kasabaya inmek için yola revan olmuştuk. Biz daha yolu yarılamamıştık ki, karanlık sessizce üzerimizi örttü. Öyle ki; Sadık’ın geniş ve yağlı alnı bile karanlıkta seçilemez hale gelmişti.
Üçümüzün de sigarası yoktu. Köy yerinde sigarasız kalmak demek bir nevi nefes darlığı gibidir. En sevdiğiniz koltuk batar size, uyuyayım deseniz yastık taş olur. Pencereden bakamaz, konuşulanı duyamaz, yemek yiyemezsiniz. Akşam dokuzdan sonra kasabanın bütün esnafları kepenk indirir ve onları yağlı soğan kokularıyla bekleyen iri göbekli kadınlarının yanına varırlar. Sokaklarda başı boş köpeklerden ve devriye gezen jandarmalardan –bir de çulsuz birkaç heriften- başka kimse kalmaz. Hafta geçmez, bir dükkan soyulur, biri tartaklanır, olmadı; yol yapımında çalışan tırların mazotu çalınır. Velhasıl Teksas’tan geri değildir bizim muhit.
Acele adımlarla son dükkana yetişmeye çalışırken, bir yandan da Mehmet’in pavyon hikayelerini dinliyorduk. Sadık iki de bir söze giriyor;
“Atma be!” diyordu.
Mehmet birkaç kere yemin etti:
“Yalanım varsa Allah çarpsın!”
“Lan zaten yaptıysan da yapmadıysan da Allah çarpacak seni.”
Konuşa konuşa kasabanın sarı ışıklarının belirdiği noktaya gelmiştik. Mehmet aniden durdu. Çalan telefonunu açtı ve hiç konuşmadan karşıda gümbürdeyen sesi dinledi. Sonra mahcup bir yüz ifadesiyle telefonu cebine sokup “Eve dönmem lazım” dedi ve geri döndü. Sadık’la ben bir süre arkasından baktık.
Mehmet’in babası sur gibi sert ve güçlü bir adamdı. Gölgesinden dahi korkulacak kadar heybetli oluşu bile, Mehmet’in dizlerini titretmeye yetiyordu. Hiçbir zaman bize itiraf etmediyse de, sık sık dayak yediğini, eve geç kaldığı zamanlarda bahçedeki samanlıkta uyumakla cezalandırıldığını ve aç bırakıldığını biliyorduk. O hiç pantolon paçalarını yukarı çekmez, derede balık tutarken bile pantolonuyla suya girerdi. Fakat, seyrek de olsa gittiğimiz Cuma namazlarından birinde, çeşmede abdest alırken baldırlarındaki derin yara izlerini görmüştük. Üstelik bunlar savmış ya da kabuk tutmuş yaralar da değildi. Taze oldukları, üzerlerinden akan sarı sulardan belliydi. Oysa bize düştüğünden, ya da bir şekilde yaralandığından hiç söz etmemişti. O zaman bu yaraların yediği dayaklardan mahsul olduğunu anlamış, ona hiçbir şey belli etmemiştik.
Sadık’la ben onu en iyi anlayabileceklerdendik halbuki. Aynı yaradan mustarip olanlar birbirlerini anlar. Kız çocukları işle, erkekler dayakla terbiye olurken, bizim namuslu köyümüzde, birçok terbiyesiz türedi nedense. Hiç kimse evladından gelen musibeti sahiplenmediği gibi; “Nereye çekti bu mendebur soysuz” diye dizlerini dövüyordu ekserisi. Babamın beni kaldırıp duvara çarptığı zamanlarda, en çok, annem tarafından kurabiye hamuru gibi narince yuvarlanıp yoğrulan terbiyeli yanlarım döküldü yere. Çok küçükken yalvarmak, biraz daha büyüdüğümde ellerimi başıma siper etmek suretiyle babamın yalçın terbiyesine karşı durdumsa da, hiçbir zaman doğuştan getirdiğim iyi hasletlerin ve annemin bana kazandırdığı iyi hallerin birer birer kopup ayaklar altına düşmesine engel olamadım. Mehmet ve Sadık da öyle…Yine de şaşılacak derecede iyi insanlardık. Ahırını yaktığımız üç kağıtçı esnafların hayvanlarını, o acı ölüme terk etmiyor, evvela onları boyunduruklarından kurtarıyor, sonra samanlıklarını ve ahırı ateşe veriyorduk. Açlıkla terbiye olduğumuz baba mektebi derslerinden teneffüse çıkınca soluğu -artık kime denk gelirse- birinin bostanında alıyor, fakat domates dallarını, salatalık bağlarını incitmemeye azami dikkat gösteriyorduk. Karnımızı doyurunca “Ekenden dikenden Allah razı olsun” demeyi de boynumuza vazife biliyorduk.
Önde oturan jandarmalardan biri arkaya dönüp,
“Merak etme yalnız değilsin” dedi.
Önce hangimize dediğini anlamadık. Yanımdaki asker bana, ben ona daha bir dikkatle baktık. O benden tiksiniyordu, ben ondan nefret ediyordum ve ikimiz de birbirimizin yarenliğini kabul etmeyecek kadar ayrı kutuplardaydık. Bu sefer öndeki asker silahın dipçiğiyle dizime vurarak,
“Sana diyorum” dedi. “Arkadaşlarını da aldık?”
Mehmet ve Sadık’ın da benimle alındığına sevinmedim desem yalan olur. Bu kez içim rahattı. Ne de olsa yakın zamanların birinde hiçbir illegal cürmümüz olmamıştı. Birkaç soru soracak, on, on beş askere üzerimizde talip yaptıracak, en nihayetinde sabaha karşı salacaklardı bizi.
Karakola vardıktan birkaç dakika sonra, Mehmet ve Sadık’ı da getirdiler. Üçümüz “ Ne oldu” kabilinden birer bakışla birbirimizi sorguladık. Sonuç havaya kalkan omuzlar ve hiç. Suçumuz yoktu. Kendi aramızdaki şaibe götürür mahkemede aklanmıştık. Yalnız Sadık, dokunsalar ağlayacak gibi duruyordu. Gözlerindeki kızarıklığa bakılırsa, yol boyu ağlamış bile olabilirdi.
O tabiat itibariyle ikimizden çok daha korkak ve şaşkındı. Hiçbir eylemimize gönüllü katılmaz, bize engel olmak için Hacı Nurettin Efendiden daha fazla vaaz ederek, ikimizi de canımızdan bezdirirdi. Çoğu kere başarılı da olurdu. Onun anlattığı, nenesinden kaynaklı ahiret hikayelerinden tırsıp vazgeçtiğimiz pek çok vaka olmuştur. Bunlardan bir tanesi ilkokul müdürümüz Şenol Beyin taze kabrinin üzerine, okulun ek binasının hafriyatını boşaltma teşebbüsümüzdü. Mehmet’le birlikte, zulümle talim ve terbiye eden bir öğretmene yakışacak en güzel cezanın, yıllarını geçirdiği okulun artıklarını sırtına yüklemek olduğuna kanaat etmiştik. Çuvallara doldurduğumuz hafriyatı, Mehmet’in sarı Kartalına yüklerken, Sadık bize mahir bir imam gibi ruhlar alemini, ölülerin aslında yaşadığını, yaptığımız her şeyden haberdar olduklarını, kendilerini bizzat savunamadıkları için, haklarını Hak Teala’ya havale ettiklerini, bu kötülüğü yaparsak bir yerlerimizin yamulacağını ve kara kazanlarda etlerimiz kemiklerimizden ayrılıncaya kadar kaynatılacağımızı anlattı durdu. Zaten yorulmuştuk da. Çuvalları bagajdan atıp, Şenol Beyin kabrine gittik ve el açıp Fatiha okuduk. Sonra onu Allah’a havale ettik. Belki de bu, hayatımız boyunca yaptığımız en güzel fenalıktı.
Küçük bir odaya teker teker alındık. Önce –fazla agresif görmüş olacaklar ki- Mehmet’i sorguya aldılar. Kapı dibinde beklerken önümüzden geçmekte olan bir askere bizi hangi sebepten ötürü aldıklarını sordum. Asker önce cevap vermek istemedi, fakat Sadık’ın bal mumuyla yıkanmış gibi nuru pak yüzüne bakınca fikrini değiştirip fısıltıyla,
“Kasabada bir dükkan soyulmuş. Sekiz karton sigara çalınmış. Dükkan sahibi sizin adınızı vermiş” dedi.
O gece Sadık’la Dalköylülerin Nurettin’den üç paket sigara almış, bizimle beraber dükkandan çıkan Hasan Hocanın arabasıyla eve dönmüştük. Mehmet aramızda bile değildi. Fakat tekmil kasaba ahalisi bizim bireysel suç ya da hayır işlemeyeceğimizi bildiğinden, üçümüzü bir arada şikayet etmek adet halini almıştı. Mehmet’ten sonra ben ve nihayet Sadık da sorgulandıktan sonra, bizi karakolun bodrum katında karanlık bir hücreye attılar. İşin bu kısmını çok iyi biliyorduk. Birazdan kapıdan karakolun en babayiğit askerleri girecek, bunları da bir ana doğurdu demeden, küfürler eşliğinde bizi döveceklerdi. Sadık daha fazla dayanamadı. Hem ağlıyor hem “Bizim bir suçumuz yok” diye bağırıyordu. Suçluyken yenen dayak insanın kanına dokunmuyor da, suçsuz yere bir tek yan bakışa dahi maruz kalmak insanı kahrediyordu.
Beklediğimiz gibi askerler geldi ve ağzımızdan oluk oluk kan dökülünceye kadar dayak yedik. Sonra yalın ayak tekrar sorgu odasına götürüldük. Ayakkabılarımız olası bir intihar teşebbüsü için bağcıkları çıkartılarak emanete alınmıştı. Devlet baba büyüktü. Bizim babalarımız gibi, bizi düşünür, aynen onlar gibi terbiyemizi verirdi.
Yeniden ifademizi aldıkları sırada aklıma bizi evlerimize kadar bırakan Hasan Hoca geldi. Adını verir vermez köye ekip gönderdiler. Yarım saat kadar sonra hoca geldi ve bizden yana ifadesini verdi. Sadık hala ağlıyordu. Homurtularının arasında seçebildiğim tek anlamlı cümle “Ne varsa hocalarda var” oldu. Hasan Hocadan sonra dükkan sahibi sefili odaya aldılar. Normal bir zamanda Sadık bile onu parça pinçik edebilirdi fakat dizlerimize vurulan postal tabanlarının sızıları adım atmamıza bile mani oluyordu.
Artık serbest kalmamız için her şey tamamdı. Ayakkabılarımızı da vermişlerdi. Fakat hala suçsuz yere dövülmüş olmak kanıma dokunuyordu. Çıkacağımız sırada ifademizi alan jandarmaya dönüp,
“Şimdi yediğimiz dayağın bedelini kim ödeyecek?” diye sordum. Adam ters bir bakış attı fakat ağzını dahi açmadı. Bundan cesaretle bir kez daha ve öncekinden de kudretli bir ses tonuyla,
“Bizi karakol komutanına götürün” diye bağırdım. Sadık adamın masasına kadar gidip, kendinden umulmayacak bir talakat ile konuşmaya başladı.
“Anama ayrı küfür ettiniz, bacımı da boş geçmediniz. Nenemden ne istediniz lan! Ağzımızı cami sebiline döndürdünüz. Akıttığımız kanla Kızılay üç yıl idare edebilirdi. Şimdi kalkmış hiçbir şey yokmuş gibi “Serbestsiniz, gidin” diyorsunuz. Bizi karakol komutanına götürün. Hepinizden şikayetçi olmayan şerefsizdir.”
Mehmet daha cevval bir çıkış yaptı. İki elini arkasında bağlayıp göğsüyle askerin birini taciz etti. Biz delikanlıydık. Dayakla terbiye edile edile bifteğe dönmüş üç delikanlı. Tekmeler yumruklar ve eziyetin olmazsa olmazı küfürler bize artık, iki diş sarımsak, zeytinyağı, çeyrek bardak limon suyu, bir yemek kaşığı ufalanmış mercanköşk, bir yemek kaşığı kekik gibi geliyordu. Gözünü sevdiğim terbiye, bizler de birer baba olana kadar bu formda devam edecek , o eşikten sonra rengi azalsa da başka suretlerde ömrümüzü kemirmeye devam edecekti. Bunu biliyorduk. Çünkü bizi terbiye edenlerin bile hala terbiyecileri vardı.
“Siz vatan koruyorsunuz öyle mi” dedi Mehmet. “ Şimdi siz bizim can güvenliğimizi korumakla memursunuz ha? Ben artık bir tekiniz için bile üzülüp gözyaşı dökmeyeceğim. Aksine sizi bizim mıntıkada yakaladığım vakit başınıza neler gelebileceğini bilmek bile istemezsiniz. Derhal bizi komutana götürün!”
O daha sözünü bitirmeden içeri rütbeli bir asker girdi. Diğer er ve erbaşların hazır ol duruşlarına bakılırsa bu karakol komutanıydı. Üçümüz de komutanım, diyerek adamın etrafını sardık. Büyüğümüz gelmişti işte. O şimdi bize devletimizin şefkatli kucağını açacak, bize bu eziyeti reva gören acemilere gününü gösterecekti. Her ne kadar serseriysek de, hiçbir zaman anarşist olmamış, mübarek devletimizin hiçbir makamına eğri gözle bakmamış, köyün muhtarına varıncaya kadar saygıda kusur etmemiştik.
Devlet sebzeli bulgur pilavı gibi mis kokulu. Mısır ekmeği gibi sert ama lezzetli. Devlet işte…Hepinizin bildiği…
Komutana derdimizi anlattık. Bizi sakince dinledi. Sonra ifademizi alan askere dönüp, bizi derhal nezarete atmasını emretti. Şaşkın bakışlarla koridorun sonundaki odasına çekilen komutanın arkasından bakarken, bizi yaka paça biraz evvelki zindana götürdüler.
Sonrası menfur bir terbiye sağanağı… Tanrımıza hamdolsun, milletimiz var olsun, afiyet olsun!
Bütün bu terbiyelerin sonunda - işte şimdi yani- memlekete pırıl pırıl üç haydut, katil ve hırsız armağan etti sevgili terbiyecilerimiz, biricik Osman Hamdi Efendilerimiz…
...ENGİNDENİZ...