29
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2836
Okunma


BİRİNCİ GÜN:
İçimden bana aptalmışım gibi bakan şu aynayı kırmak geçiyor. Gülüyor mu ne? En son aynaya yumruk attığımda, başıma gelenleri unutmuş değilim. Bu nedenle değil mi ki sağ kolumun, parmaklarının özürlü kalışı.”Geber! Lanet olsun.” Kim aynamı? Aynanın aksinde duran, suratımı tanıyamıyorum. Üç günlük sakalımın arasında parlayan gümüş rengi kıllar, yaşadığım buhranın şahidiymişçesine parlıyor. Sanırım bu ak kıllar, üç gün evvelinde yoktu. Veya vardı da şimdiki kadar dikkatimi çekmemişti. Bir şeyleri kaybedince mi farkına varıyoruz, ince ayrıntıların duruşuna. Tepemden yana dökülen saçlarım bu duruma tezat, oldukça siyah. Bir zamanlar briyantinle sakinleştirdiğim saçlarım, uzun zamandır kendinden vazgeçmiş gibiler. Nereye tararsam o tarafa doğru, saman balyası gibi çörekleniveriyorlar. Ya gözlerime ne demeli? Mavisinin hiç bu kadar koyulaştığını görmemiştim. Öfkeli olduğum zamanlarda cam gibi parlayan gözbebeklerimin bu hali, ruhumdan da berbat durumda…
Bu günde traş olmayacağım. Atıveriyorum elimdeki makineyi lavobanın içine. Ardından okkalı bir küfür savuruyorum. Şerefsizin yedi sülalesine. Birer birer etekleri yelleniveriyor. Benimkiyle beraber, sülalesinin tüm kadınlarının apış aralarını sızlatıveriyorum. Çıplak bedenime sardığım hamam havlusunun ucunu belime sıkıştırıp, ayaklarımı sürüyerek yatak odasına giriyorum. Ancak hemen akabinde vazgeçip, salona yöneliyorum. Yatak odasında bulunmaya henüz tahammülüm hiç yokken, kendime daha fazla eziyet etmeye gerek yok. Amma velâkin bu kaçış beni daha da mağlup duruma düşürüyor. Bitkin bir vaziyette koltuğa atıyorum kendimi. Koca cüsseli bedenim bana itaat edip, koltuğa gömülüveriyor. Bacaklarımı orta sehpaya uzatıyorum. Belimdeki havlu açılıyor. Çıplak vücuduma bakıyorum. Aynı anda ciğerim yanıyor. Evet, evet bu tam bir yangın şeklinde nüfus ediyor içime. Karışık aklım arap saçına dönüyor. Adaleli karın bölgemde, bakışlarım dolaşıyor. Kasıklarımda sancıyı nefeslenirken merak ediyorum.
“ Acaba benden daha mı iyi durumdaydı ki onu tercih etti? ”
İşte beynimi yiyip bitiren, bu düşünce. İlk günümde beni kendine resmen hapsediyor. Gün geceye terk ederken kendini, ben hala çıplak bedenimde salonda oturuyorum. Yok, hayır oturmuyorum ölüyorum.
İKİNCİ GÜN:
Sonbahar sabahının cılız güneş ışığı, pencereden odanın kuytu köşelerini aydınlatırken gözlerimi açıyorum. Ağzımın içindeki pas tadını hissetmek, üç gündür bir lokma dahi boğazımdan geçmediğini hatırlatıyor. Akşamdan kalma külçe gibi olmuş bedenimi, zoraki bir hareketle ayağa kaldırıyorum. Havluyu sıkıca belime sarıp, mutfağa doğru yürüyorum. Tezgâhın üzerinde duran kirli tabakların üzerlerinde, sinekler uçuşuyor. Yaladıkları tabakların üzerinde, kimisi yapışıp öylece uyuyakalmış durumda. Yemek masasının üzerinde duran boş bira şişelerini, bir poşetin içine doldurup çöpün içine atıyorum. Dolaptan bir şişe bira ve biraz beyaz peynir çıkartıyorum. Soğuk biranın tadı damağıma pelesenk gibi yapışınca, peynirden bir lokma dahi yiyemeyeceğimi hissediyorum. Elimde bira şişesiyle beraber, koridor boyu yatak odasının kapısı önüne doğru yürüyorum. Üzerime bir şeyler giymem lazım. Önce derin bir nefes alıp veriyorum. Kapının pirinç tokmağını çevirip içeriye yavaşça giriyorum.
Yatak odası, binanın arka boşluğuna bakan tarafta... Diğer bina ile aramızda bir metre kadar mesafe var. Odanın penceresi, diğer binanın duvarıyla burun buruna. Dolayısıyla burası evin, kör bir odası... Güneş ışığı almayan oda biraz loş... Işığı açmak istemiyorum. Lakin etrafımı doğru dürüst görmemde bu şekilde mümkün değil. Gece lambasını yakmaya karar veriyorum. Lambadan saçılan pembe ışık huzmesi, anında saçlarına yansıyor. Uzun sarı saçları, yastığın etrafında fütursuzca dağınık durumda… En çok sevdiğim, somon rengi geceliği üzerinde. Yakası biraz yana kaymış. Küçük göğsünün bir kısmı ortada… Gözlerimi kaçırıyorum. Çar çabucak gardıroptan bir şort ve tişört çıkarıp, odadan dışarı çıkıyorum. Sonra lambayı açık bıraktığımı fark edip, tekrar geri dönüyorum. Düğmesi kapanan lambanın karanlığında, sanki bana gülümsüyor gibi geliyor. Alay edercesine. Sinirim bozuluyor. Yorganı başına kadar örtüp, nefretle dışarıya çıkıyorum. Aynı anda midem ağzıma geliyor.
ÜÇÜNCÜ GÜN:
Dün gece telefonun fişini çektim. Sürekli çalan telefon, sinirlerimin yay gibi gerilmesine neden oluyor. Muayenehaneyi arayıp sekreter kıza bir süreliğine şehir dışına çıkacağımı, hasta randevusu almamasını tembihledim. Hatta kendisinin dahi bir süreliğine tatil yapabileceğini belirttim. Bu sabah bir süre kapı zili çaldı durdu. Kapının dürbününü bantladım. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Zaten pekte önemi yok. Gelenin kapıcı olabileceğini düşünüyorum Çöpleri almak için, günde iki sefer kapıları dolaşıyor. Biriken çöpleri kapının dışına koymuyorum. Evde olduğumuzu sanmasınlar diye. Gece dahi ışıkları yakmıyorum. El yordamıyla odanın içerisinde geziniyorum. Odanın diyorum, salondan dışarıya çıktığım pek söylenemez. İçtiğim biraların etkisi olmazsa, banyoya dahi gitmeyeceğim. Aynayı duvardan söküp indirdim. Lakin yinede, orada beni huzursuz eden bir şeyler var. Çözemiyorum.
Son günlerde çözümleyemediğim tek şey bu değil. Gözümün önünden geçip giden evlilik hayatımda, nerede yanlış yaptığımızı veya yaptığımı ya da yaptığını düşünüp duruyorum. Her şey telefonun ucundaki meçhul bir sesin, hayatımın içine sıçmasıyla başladı. Bir hafta öncesine kadar toprağın üzerine sağlam ve güvenli basan ben, şu halimle yaşadığım hayata pek tezat duruyordum. Bunu bir nedeni olmalıydı… Daha doğrusu, bu suçu üstlenecek birileri olmalıydı. Of! Kadınlar ne günahkâr mahlûklardı. Bir erkeğin onurunu kırmak onlar için çok kolaydı. Elindeki kozu vücutlarıyla kullanan kadınlar, resmen cehennemlikti.
Konsolun üzerinde duran fotoğrafların her biri, yaşanmışlıkların birer şahidiydi. Tahammül göstermem mümkün müydü tüm bunlara? Erkekliğim çıban olup kanarken, resimlerdeki kadın benimle alay etmeye devam ediyordu. Bir zamanlar âşık olduğum; gençliğimin heyecanlı deli çağlarında kendini bana teslim etmiş bu kadın, şimdi benimle dalga geçiyordu. Sırasıyla topladım resimleri. Her birinde sarmaş dolaş poz verdiğimiz, fotoğraflardaki kahkaha atan kadını birer birer öldürdüm. Bir taraftan acayip bir şekilde zevk alırken, diğer taraftan kasıklarımdan yükselen sancı kalbime doğru hızla ilerliyordu.
Gözlerimi yumdum. Kulaklarımı uğulduyordu. Başımın içinde dönüp duran sesler aniden kesiliverdi. Tek bir ses kaldı. O ise telefondaki yabancı sesti. “ Lanet olsun.”
DÖRDÜNCÜ GÜN:
Dün gece kâbus gibiydi. Uykuyla uyanıklık arasında geçen zaman diliminde, sürekli kâbuslar gördüm. Beni bir tabutun içine koymuşlardı. Rengi siyahtı. Bedenimi sardıkları kefenim bile siyahtı. Tüm bunları görebiliyordum. Fakat itiraz etmek için, sesimi kullanamıyordum. Bir adam ve bir kadın, tabutumu taşıyorlardı. Kadının arkasında uzanan sapsarı saçları vardı. Erkeğin yüzü bana dönüktü. Üç tane gözü vardı. İkisi ağlayan biri gülen bu gözlerin bakışı, içimi delip geçiyordu. Bir müddet sonra, kopkoyu karanlık bir vadinin orta yerinde yere bıraktılar beni. Ellerini birleştirip, arkalarına dahi bakmadan uzaklaştılar. Gece boyunca sarı saçlı kadın ve üç gözlü adamla yatıp kalktım. Berbat bir durumdu.
Uzun zamandır bedenimde böyle bir ağrı hissetmemiştim. En son safra taşı düşürürken çektiğim sancı aklımda kalmıştı. Yaşanılıp yitip giden her acı gibi, onu da unutmuştum. Ne var ki bu çok farklıydı. Anlam veremiyordum. Bir hariciyeci olarak tecrübelerim tamamıyla yetersiz kalıyor. Bedenim acı çekiyor, fakat bu acının altında asıl ağrıyan tarafım galiba beynim. Daha doğrusu, erkeklik namına tüm testesteron hormonlarımın asi baş kaldırışı bedenimi yoran. Bir karış uzayan sakallarımı çekiştiriyorum. Gayri ihtiyari.
Kapalı perdenin ardından içeriye süzülen sabah güneşinin fersiz elleri, yerde serili olan halının desenlerine dokunuyor. Tırnakları uzamış ayağımı güneşin ellerine doğru uzatıyorum. Gözlerimi kapatıp ısınan ayağımın hissiyatına varmaya çalışıyorum. Nefes alış verişlerimi fakirce yapmaya çalışıyorum. Ne var ki odanın içine dolan ekşimtırak, o acayip kokuyu teneffüs etmekten kurtulamıyorum. Genzimi yakan bu koku, burun deliklerimden girip beynimin tüm kıvrımlı yerlerinde dolaşıp bir yerlerde sinyal veriyor. Kırmızı alarm gibi beni hareketlendirmeye çalışan bu koku, zamanın aleyhimde olduğunun apaçık bir göstergesi gibi.
Kaybedecek pek bir şey kalmamıştı.
Artık.
Son bu olmalıydı.
Yatak odasına yöneliyorum. Kapının açılmasıyla yüzüme çarpan kokunun şiddeti, başımı döndürüyor. Gardıroptan, gri takım elbisemi temiz bir beyaz gömlek ve bir kravat çıkarıyorum. Üzerimi değiştirip salona yöneliyorum. Telefonun fişini tekrar yerine takıyorum.
Yaşamım boyunca ilk kez çevirdiğim bu numaranın, dakikasında tok bir ses kulaklarımı dolduruyor.
_ Çiftlik Karakolu.
_ Ben Doktor Atilla Yemen…
_ Buyurun.
_ Karımı öldürdüm. Adresi veriyorum.
SEVİLAY DİLBER