3
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1828
Okunma

KORKU HİKAYESİ
Kıbrıs harekatı sonrası Magosa Merkez Komutanlığı’nda görevli bir Üsteğmenim. Komutanlarımla pek anlaşamıyorum. Hiperaktif yapım, atılganlığım, korkusuzluğum ve yakışıklı oluşum, onların pek hoşuna gitmiyor. Haklılardı galiba.
Gece olduğunda Magosa Kaleiçi sokaklarını, barları,kale surlarını kontrol edecek benden başka subay yok zaten. Bekarım ya, içinde kadın olan bütün işler bana ait. Dedikodular da evlilere.
Tam gece yarısında, kale surlarında koluna aşırı miktarda eroin enjekte ederek altın vuruş yapmış bir konsomatris hanımın savcıyla birlikte işlemlerini hallederken, Merkez Komutanı beni arıyor. Maraş’ın Derinya tarafındaki Rum mezarına 4 kişi girerek, güneye kaçmadan önce sakladıkları paraları alacakmış.
Savcıdan müsaade isteyerek, hemen görev yerine hareket ediyorum. Görevim, mezarlığı aramak ve sızma yapan Rumları yakalamak. İki kişiyiz. Ben ve kardeşim gibi sevdiğim şoförüm, Bursalı Cemal. Boy,pos, yakışıklılık, cesaret ve atılganlıklarla dolu saf bir Anadolu genci. Pavyon kadınları benden çok ona yakınlık gösterip, yanağından makas falan alırlar. O ise, utancından kıpkırmızı kesilip, dona kalır, yarım saat boyunca yüzüme bakamazdı. Bu bizim Cemal’in bir korkusu vardı; karanlık geceler, ölüler, cinler ve ruhlar…
Maraş bölümünün elektrikleri topyekûn kesilmiş. Zifiri karanlık bir gece…. Kırık ev pencerelerinden hayaletler gibi üzerimize süzülen perdelerin, şehri işgal eden ve sürüler halinde saldıran dev yengeçlerin tıslamaları bizi hiç korkutmuyor. Aniden havlayarak üzerimize gelen terk edilmiş yüzlerce cins köpek beni tanıyor artık. Onlara alışkın oldukları biçimde arabada onlar için taşıdığımız ekmekleri vererek yeniden dostluk kuruyor , kendimizi koruyoruz.
Mezarlığa geldiğimizde, büyük demir kapının zincirinin, kırıldığını görüyoruz. Cemal, bir şey söylemeden, sessizce peşimden geliyor. Tüfeğini boynuna asmış, bir yandan dua mırıldanıyor… Beş kadar mezarın lahit kapağı yana kaydırılmış.Ben, önümdeki ilk mezara elimdeki el fenerini sarkıtıyorum, o da beni, palaskamdan tutup düşmememi sağlıyor . Çoğu mezarı elimle karıştırıp,saklanan bir şey olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. Kemikler geliyor elime sadece.
Açık mezarlarda dolaşmayı bitirince, koşarak bir tur atıyoruz. Orman haline gelen bakımsız mezarlıktan sanki fısıltılar yükseliyor. Bunların ağaç yapraklarının sesi olduğuna eminim. Cemal, iki de bir de önümüze çıkan melek şeklindeki heykellerin insan veya cin olduğuna hükmedip, tüfeği ile nişan alıp duruyor. İkimiz de çok terledik ve susadık. Mezarlığın ortasında küçük bir kulübe görüyoruz. Kapısı aralık duruyor. Yavaşça içeriyi kontrol ediyorum. Cemal, hemen arkamda. İçeride kazmalar, kürekler, dikine duran kapağı açık bir kaç tabutla,camlı dolabın içindeki beyaz havlulardan başka bir şey yok. Önde ben, arkamda Cemal içeri giriyoruz. Yerde boyu 3 metreyi geçen bir sandık var. 60 santimetre yüksekliği ve 60 santimetre eni olan bu sandık da neyin nesi acaba? Böyle bir tabut olamayacağı ortada. Aklıma Drakula’nın, gün boyu içinde yattığı sandığı geliyor. Fakat bu sandık kapalı. Her tarafı iyice çakılmış. Kenarda duran bir kazmayı alıp, sandığa vurarak açmaya çalışıyorum. Cemal, gidelim diye yalvarıyor. Birden, yan kapak açılıyor. Aman Tanrım!
Belki iki yüz adet kesik insan başı portakal gibi yuvarlanarak sandıktan odaya dökülüyor. Tam ortalarında kalıyorum. Hepsi de kısa saçlı erkek başı. Bir sümük gibi, etler kemiklere yapışmış. Gözler, cılk kuzu tandır gözü gibi akmış ve otuz iki diş de meydanda. Belli ki alt çene gevşeyen kaslar nedeniyle sarkmış, ağızlar bu yüzden açık.
Gerçekten çok korkuyorum. El fenerini tuttuğum her yerde bana bakan ve sırıtan kesik kafalar var. Cemal, korkudan bir hamlede kulübeden dışarıya atmış kendisini. Ondan kürek istiyorum, içeriye gelmeye korkuyor. Bana zor bela bir kürek getiriyor. Ona kendim hiç korkmuyormuş gibi telkinde bulunuyorum. Açılan yan kapağı yeniden çakarak, kesik başları küreğin yardımıyla sandığa dolduruyoruz. Bu arada karşılaştığımız manzaraya dayanamayıp kusan Cemal’in üstünü de dolaptaki havlularla temizliyor, nihayet o hayaletler şatosundan açık havaya çıkıyoruz.
Kimseyi yakalayamadık ama içimiz korkudan titriyor. Ne Cemal, ne de ben ışıkları söndürmeye cesaret edemiyoruz. Sabaha kadar erat gazinosunda öylece çay içerek oturuyoruz. Yaiadığımız dehşetten de hiç bahsetmiyoruz.
Üzerimde bu korku kalırsa hiç atamam, diye düşündüğüm için ertesi gün aynı mezarlığa yanıma Cemal ‘i de alıp, yeniden gidiyorum. Bu sefer hiç korkmadan sandığın kapağını açıp, içine bakıyoruz. Öğreniyorum ki, savaştan önce E.O.K.A.(A) ve E.O.K.A.(B) örgütleri arasındaki katliamın sonunda alınan kellelermiş onlar.
Cemal’le Magosa’ ya inip, karşıma oturtarak iskender kebap söyledim. Önce yemek istemedi. Öğürdü, kusacak gibi oldu. ”Bunu yemek zorundayız Cemal. Yemezsen, gördüğün her döneri o kellelerin yanak etine benzetir, aç kalırsın.”
Cemal’in terhis olup, evlendiği gece kız tarafı işkembeciye gidelim diye tutturmuş. Çocuk ne yapsın, mecburen gitmiş. Fakat, birden gelin hanımın önüne şaka niyetiyle, koca bir koyun kellesi koymazlar mı? O koyunun gözlerini gören Cemal’in, sofradan , gelini de, davetlileri de bırakıp nasıl kaçtığını karısı bir anlatsa, ölürsünüz gülmekten.
E.YAŞAR OVALI 20,04,2012
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.