19
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
12582
Okunma
Kasım geçti. Şimdi ben, bahara ramak kala duygularla seviyorum seni…
“Son nefesinde dünyanın bütün çiçeklerini isteyen adamın mezarının üzerinde boy boy otlar var şimdi dostum. Hani diyordu ya “Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum. Bütün çiçekleri getirin buraya…” Biliyorum, idealistler daima güzel şeylere hasret olarak ölürler. Onların hepsi unutulmaya mahkumdurlar. Unutulurlar ve yeni idealistler için yer açılır hafızalarda. Sen acılarınla, yalnızlıklarınla ve hiçbir zaman kalkıp koştuklarını göremeyeceğin hayallerinle gömülürken, birileri hak etmedikleri bereketler içinde şen kahkahalar atarlar. Fakat asla doymuş saymaz kendini onlar.”
Ter içinde uyanıp duvardaki saate baktım. Altı. Dün sabaha karşı da aynı rüyayla, bu saatlerde uyanmıştım. Puslu bir tepeden bana seslenen adamın sözlerini düşündüm. Acaba bu sözleri bir kitapta okumuş ya da bir filmde işitmiş olabilir miyim diye hafızamı yokladım.
Başım ağrıyordu. Kalkıp ilaç içtim. Perdeleri açınca içeri dolan sabah ışığının karşısında buruk hikayeler geçti aklımdan. Duvarın dibine büzülüp güneşin tepelerden yükselişini izlerken, hiç görmediğim annemi ve babamı düşündüm. Beni gördüklerini, beni duyduklarını beni anladıklarını ve beni sevdiklerini hayal ettim. Her sabah uyanır uyanmaz yaptığım gibi.
O gün önemli bir gündü benim için. Sürüne sürüne, dehlizin ucuna gelmiştim. Ufukta bir nur vardı. Bozuk para genişliğinde sızıyordu yamacıma. Yetim ve öksüz mevsimlerim bitmişti benim. Şimdi çiçekli bir mevsim vardı penceremde. Artık gözyaşlarımın kıblesi kalbim olacaktı. Asla ağlamaya ihanet etmeyecek ve fakat, gözyaşlarımı hiçbir çiçeğin üzerine damlatmayacaktım. O gün öğretmen olarak girecektim sınıfa. İlk dersimi verecektim. Ve sonra hep gülecektim.
Ders saati gelince içimi tarifsiz bir acı bürüdü. Yıkık köy okulunun duvarına yazılmış anarşist sloganları görür görmez, küçük çiçeklerimin parmaklarını hayal ettim. Muhtarla birlikte okulun etrafını dolaştık. Yüksek bir tepede yapayalnız kalmış bu metruk okul bana ne kadar da benziyordu. Etrafı diken ve taşlarla doluydu. Onlarca yıldır kullanılmayan okulun bahçesinde boy boy yaban otları, öbek öbek gelinciklere karışıp gitmişti. Otları ben ayıklayacaktım. Gelinciklerim, güneşi daha hür ve bol görecekler, dört yandan esen çılgın rüzgarlarla memleketin her yanına tohumlarını yollayacaklardı.
Nihayet ders başladığında karşımda hepi topu on iki çocuk vardı. Pırıl pırıl gözleri, tertemiz yüzleriyle, bana kimsesizliğimi unutturan mahzun çiçeklerim. Ürkek ve tedirgin halleri ne kadar da bana benziyordu.
İçlerinden birini tahtaya geçirip uzun uzun seyrettim. Adı Halime’ydi. Basma eteğinin altından sarkan pijamasının paçaları çamur içindeydi. Ayağındaki lastik ayakkabıların yırtıkları kalın iplerle dikilmişti. Boynuna takılı bez çantacığından eski defterinin ucunu gördüm. Uzanıp defteri aldım. Yarısına kadar yazılmış kısmı kapağına bantlanmıştı. Sordum öğrendim. Geçen yıl beşten çıkan ve şimdi yaylada koyun güden ablasına aitmiş. Bandı çıkarıp, yazılmış sayfaları çevirdim. Ablanın küçük hayallerine dair bir çizik arıyordum. Bir çiçek, bir kalp, bir isim…Buldum da. Sayfaların birinde boş kalmış bir köşeciğe “Hayat ne güzel dedi öğretmenim” yazıyordu. Parmaklarımı o yazının üzerinde gezdirirken gözlerim Halime’nin bulaşık saçlarında ağlıyordu…
Ailem ölünce öğretmenim bana sahip çıkmış, beni yatılı okullara göndermiş, diplomamı alıncaya kadar da elini üzerimden çekmemişti. Ne yazık ki birkaç ay önce onu da kaybetmiştim. Ben de onun gibi olacak, çiçeklerimi vakti gelip tohuma duruncaya kadar sulayacaktım. Dağ tepe demeden dolaşacak, özellikle su kenarında susuz bırakılan çiçekleri bulacaktım. Buna muktedirdim. Bu aşka sahiptim ve bu sebeple hayatta kalmıştım. Boş yere yanmış ve misyonunu tamamlamadan ömrünü bitirmiş bir kibrit çöpü olamazdım. Buna en çok doktorsuz bir köyde beni doğururken kan kaybından ölen annem üzülürdü. Bir sabah apar topar evden götürülüp, hücresinde ölen babam üzülürdü.
Gökyüzü ve toprak üzülürdü. Memleketimin ufkunda titrek bir sabırsızlıkla bekleyen prangalı umutlar üzülürdü. Halime’nin koyun kokan çocuk ablası üzülürdü.
Küçük çiçeğimi yerine oturttuktan sonra sıraların arasında dolaşıp, birer birer çocuklarımın yanaklarına dokundum. Bileklerime kan yürüdü. Göğüs kafesim genişledi. Islak umutlarım yeşerdi. Nemli pamuklara sarıp beklettiğim tohumlarım filize durdu.
En arka sırada oturan Yusuf’un yanına oturup, bütün çiçeklerimi seyrettim. Yırtık yapraklı, sere serpe rüzgarların kollarında büyümüş başı boş kır çiçeklerimi.
O gün bütün derslerimizin konusu hayat oldu. Onlar bana öğretti, ben onlara. Ayrılmak üzereyken “A” harfini yazdırdım defterlerine. “A” ile başlayan kelimeleri haykırdık hep beraber. Gülüştüler. İşte başlıyorduk…
Ders saati bitince hep beraber okulun bahçesine çıktık ve yer yer boyası dökülmüş direğe bayrağımızı çektik. Onlara döndüm ve bayrağı göstererek “bu yalnızca sizindir” dedim. “Bu gördüğünüz bir memleketi değil, sizin gibi yalnız ve kimsesiz gelincikleri, gözyaşında boğulanları, bütün sürgünleri, yüzü kederle kırışmış bütün anaları, baba olmadan toprağa girmiş bütün babaları, fabrikalarda ter ağlayan yarık elleri, yaylada koyun güden ablayı temsil eder.”
Beni anlamayacaklarını biliyordum. En azından o an için. Belki de en çok kendime anlatıyordum bunları. Belki de en çok benim ihtiyacım vardı bu imana. Çocuklar güle oynaya evlerinin yolunu tutarken, sonsuz bir huzurla yüzümü göğe çevirip “Korkma, vallahi sönmeyecek bu şafaklarda, insanlığı anlatan hiçbir şey!” diye mırıldandım.
Akşamüzeri köyün gençleriyle okulumun bahçesinde top oynarken, bahçeyi çevreleyen duvar üzerimize çöktü. Ben hariç herkes kurtuldu. Bu alınyazısı mıydı? Yoksa içimdeki katı aşkın, Allah katında duaya dönüşmesinin bir sonucu muydu? Acaba okulumu bu kadar çok sevişim miydi beni çürümüş duvarlarının arasına sıkıştıran?
Artık ebediyen çiçek kokacaktı bedenim. Muhtar ve birkaç köylü beni çok uzaklardaki ilçe hastanesine götürürken, aklımda yalnızca çiçeklerim vardı. Traktörün kasasında ilçeye doğru ilerlerken gökyüzündeki bulutları saydım. Arkamda kalan kıraç toprakları emanet ettim onlara. Halime’yi, ablasını, okulumu ve yıkık duvarını. Ekinleri, kayaları ve diplerinde açan dirençli çiçekleri.
Yarım kalmış ne kadar dilek varsa, hepsinin kabulü için semaya açtım gözlerimi. Kaburgamda atan sızı hızla ciğerlerime dolarken, son bir nefes havayı kokladım. Biri güzel bir türkü söylesin istedim o an. Şivesi bozuk bir ağızdan çıkmalıydı o türkü. Yanık buğday kokmalıydı. Hüzünden uzak, umuda gebe bir türkü… Düğünlerde çaldıklarından, anaların ocak başında söylediklerinden. O türküyü dinlerken kendimden geçmeliydim.
Ben ölünce siyah öğretmen çantamı ve bin hevesle diktirdiğim takım elbisemi Yusuf’a versinler istedim. O da yetimmiş. Belli ki kendi öğretmenim gibi olamayacak, onu yolun sonuna kadar götüremeyecektim. Hiç değilse benden bir şeyler olmalıydı yanında. Tebeşir kokuyordu ceplerim bir günlük öğretmen de olsam. Bu Yusuf’a yeterdi.
Hastanedeki doktor benim yaralarıma iyi gelecek tıbbın henüz keşfedilmediğini söylerken, dünyaya ne kadar vakitsiz veda ettiğimi düşündüm. Ben doktor büyütmeliydim bu topraklara. Doktor büyütecek çocuklar büyütmeliydim.
Artık bedenim için yapılabilecek hiçbir şey kalmayınca beni sınıfın bir köşesine hazırladıkları yatağa getirip yatırdılar. Belki de bunu ben istemiştim, zihnim çok bulanıktı, hatırlamıyorum. Kara tahtaya bakarken kararmalıydı gözümdeki son ziya.
Köylüler doktorun reçeteye yazdığı ilaçları alıp getirmişlerdi. Fakat bir türlü kutuların üzerine ne yazdığını okuyamadılar. Nihayet Halime’nin yayladaki ablasını çağırıp, ilaçların adını ve nasıl kullanılacaklarını okuttular. Küçük kız daha önce ölüm döşeğinde yatan kimseyi görmediği için ürküp ağlamaya başlayınca, onu sınıftan çıkarttılar. Elimi uzatıp, kalsın diye işaret ettim. Halime’yi de getirin diyecek kadar nefesim kalmamıştı. Bütün çiçeklerimi yanımda istiyordum. Bu ikinci dersim olacaktı onlara. Biraz erken gelmiş bir müfredat olsa da…Birinci derste hayatı, ikinci derste hayallerle ölmenin nasıl olduğunu görmeli, beni hayatlarından ve akıllarından çıkartmamalıydılar. Belki bu sayede uzardı ömrüm…
Bir genç yanıma yaklaşıp “Bir isteğin var mı hocam” diye sordu. İçimde biriktirdiğim son nefes kırıntılarını toparlayıp cevap verdim:
“Bütün köy çocuklarını getirin buraya. Son bir ders vereceğim onlara. Son şarkımı söyleyeceğim ve sonra öleceğim.”
Öğrencilerimi getirdiklerinde, ben sınıfa karatahtanın üstünden bakıyordum. Onlar ne güzeldi. Ne güzel…
“Baba, ben kararımı değiştirdim. O köye gideceğim.”
“Fakat daha dün gece diyordun ki…”
“Şimdi öyle demiyorum baba. Bir rüya gördüm. Ölmüş bir öğretmen bana son dersini verdi. ‘Gülleri herkes sever. Dikenlerin ve sarp kayaların ve dahi bozkırların kollarında açan çiçekleri sev’ dedi. ”
İlk ders gününde okulun duvarı altında kalarak ağır yaralanan ve sınıfında ölen değerli köy öğretmeni Şefik Sınığ Anısına…
Mezar’ı Çivril’de bulunan öğretmenin mezar taşında son sözleri yazar: "Bana çiçek getirin, dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin!"
*
...ENGİNDENİZ...
DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
"Bana çiçek getirin, dünyanın bütün
çiçeklerini buraya getirin!"
Köy öğretmeni Şefik Sınığ’ın son sözleri.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçekleri getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin getirin...ve sonra öleceğim.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kır ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları,
Geniş ovalarda kaybolur kokuları...
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri,
Hepinizi hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Köy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın.
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum.
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir, benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kopdağına göçen,
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen.
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencilerimi istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu eşsiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yaşamak istiyorum.
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarümar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen sonsuz toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yaşadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima, yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya
Ceyhun Atuf KANSU