2
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
756
Okunma
Atılan voltalar... İçilen kahveler... Bir o duvar, bir bu... Acaba hangisi daha çok gördü ağlarkenki beni? Cevap alamıyorum hiçbirinden. Belki de gün yirmidört saat koyun koyuna olduğumuzdan yüzleri tutmadı ’ben, ben’ demeye...
Sabah, öğle, akşam; etti üç öğün. Sizin bildiğiniz. Gece oniki, gece iki, gece üç, gece üçotuzbeş, gece üçkırk, gece üçkırk, gece üçkırk. Sizin bilmedikleriniz, bilemeyecekleriniz belki de...
Sarmışken düşünceler çepeçevre etrafımı, uyumak ne haddime!
Yalnızlık... Yok, yok. Yalnızlık değil bu hallere düşmeme sebep. Yalnız kalma düşüncesi ki bu düşünce, yalnızlıktan bin beter.
...
Sabah çalan alarm. Açılan sol göz, açılırsa bir iki dakika sonra sağ göz. Ayma işleminin en kısa sürdüğü an; iki yalnızlık acısı kadar. Biri bin can alırken varın siz düşünün iki yalnızlık acısı zamanı.
Soğuk su. Gözlerinin altı şişmiş bir surat. Buluşma anı. Sıkılan dişler. Sövülen ana avrat. Havlu da neredeydi? Lanet olası havlu.
Kuruladım mı ben yüzümü?
Bir kapının kapandığına kanıt ses. Demek ki kapatmışım banyonun kapısını...
Açılan gardrop. Hangisinin olduğu önemli olmayan kıyafetler. Sallanan el, ele gelen askı ve üzerine salla pati geçirilen kıyafet.
Bir yarım poğaça, bir iki yudum su...
Düşülen yollar. Nereye gittiğini benim kadar sizin de bildiğiniz yollar. Uzun, dolambaçlı, düşünceli ve alabildiğine soğuk yollar...
Serkan Canbolat