Bana şiiri sevdiren Karacaoğlan’a…
Küçükken denir a! gerçekten küçükken bana masal anlatmadılar, ben anlatılanları masal diye dinlerdim. Karacaoğlan anlatılırmış meğer. Hani o bir düğünden, sazının teli kopunca geldiği çadırda eşi elif’i b
aşka biriyle görünce, üstündeki abayı çıkarıp üstlerine örterek çıkıp gitme masalı. Masal mıydı bu? Olabilir, önemsediğim de yok.
Bu masalın yanında şiirleri söylenirdi, anlatılan masal ile şiirler bana farklı gibi gelirdi o
zamanlar.
Okumayı öğrendiğimde ilk okuduğum kitap Karacaoğlan şiirleriydi dersem
gülünebilir. Okumayı bilmeden önce de tommiks, teksas… kitaplarıyla uğraşırdım…
Daha ilerleyen yıllar da olabildiğince çok öykü ve roman okudum. Çocuklara yönelik veya büyüklere. Ama şiir bamb
aşkaydı. Büyü mü diye sorulsa bugün, evet o gün için büyüydü diyebilirim.
Gençlik dönemi saydığım benim ama hep
çocuktan sayıldığim yıllarda Edip’le, Nazım’la tanıştım. Ve yine birçok romancı, öykücü… şiir hep ağır basıyordu.
Hele ki beni bir olguya bağlamaya çalışmayan şiirler… özgürce bağlanmıştım şiire, şiirine özgürce bağlanan ozanlara.
Şiir bir yaşam şeklidir demeyeceğim. Ama her ömür şiirseldir. Şiir ayrıntılara bakmaz, ayrıntılarda vardır.
Görevi olmaz mı şiirin! Binlerce yıldır yozlaşan insanlığı, özüne yöneltir- yöneltmeyedir yüzü zorlamadan.
Şiir içinde herşeyi barındırır; bilgi verir, ahlak kavramları tasarlar vb… ama zorlamaz.
Şiir kendini arayıştır ve bu yüzden
yalancıdır, kendini bulamıyorsundur çünkü, karanlık yüzün vardır! Ve normaldir bunlar sen bilincine varmadıkça kötüsündür, karanlıksındır. Bunun öyle olmadığını söyleyen her şiir bir adım önde gider. Sen insansındır.
Bu arayışı devam ettiren şiir, şiirdir. Kendini bulana değin insan.
Senin erdemli davranışına saygı ile Karac’oğlan…