35
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2727
Okunma


Bir düş gördüm.
Uyandığımda yarısını unutmuştum. Yattığım yerden doğrulup rüyamın eksik kısımlarını hatırlamaya çalıştım.
Dışarıda yağmur yağıyor. Görmüyorum ama, bacanın üzerine örtülmüş zeytinyağı tenekesinden gelen ince tıpırtılar, yağmuru işaret ediyor. Nenem karşı divanda derin derin nefes alıp verirken, içimde karmakarışık bir düşünce yumağı yuvarlanıp büyüyor.
Edemedim, kalkıp pencereyi açtım. İçeri tavuk kanadı kokulu rüzgarlar doldu. Perde titredi, korniş çıtırdadı. Sürahinin üzerindeki oyalı mendil döne döne düştü yere. Üzerindeki boncuk işlemeli nazarlık parıldadı. Nenem bir iki kıpırdanıp yeniden tükenmez gece horultularına döndü. Sağdan sola dönerken beline bağladığı küçük cepliği gördüm. Büyük bir kancalı iğneyle şalvarına takılı ceplikten ince şıngırtılar dağıldı. Saç tokalarını, vidaları çivileri alır alır cepliğine doldurur. Kaşık bile çıkar oradan bazen. En son babamın cep saatini gizlemişti de, evde küçük bir kıyamet kopuvermişti. Babamın öfkelenince korkunçlaşan yüzü epey bir zaman idare etmişti nenemi.
Ben daldan dala göçer düşüncelerle nenemi süzerken, sokak kapısının önünde bir gürültü koptu. Döndüm baktım. İki karaltı birbirinin yakasında asılıyor. Birini tanıyacak gibi oldum. İri cüssesi ve tiz sesini manifaturacı Rasim’in oğluna benzettim. Diğerinin sırtı dönüktü. Az bir zaman daha didişip iki ayrı yöne dağıldılar. Saate baktım. Üç. Babam da gürültüye kalkmış olacak alt kattaki odasının ışığı yandı. Sonra, karşımızda uçsuz bir yayla gibi uzanan karanlığı dilim dilim parçalara bölen bir fener ışığı, epey bir dolandıktan sonra bahçe kapısında durdu kaldı.
Babam korkak adamdır aslında. Gür bıyıklarına ve naralı sesine rağmen. Öfkelenince dakikasında kanlanan ve ortalarından korlu alevler fışkıran gözlerine rağmen. Onun öfkesini büyük gösteren annemin silikliğidir belki de. Benim suskunluğum, nenemin deliliği…Belki de korktuğu bir şey var onu korkusuz görünmeye mecbur eden…Kendinin bile içinde rahat edemediği dar ve iğneli bir gömlek gibidir bu mizaç. Giydirmişler ve öyle kalmış. Kim bilir?
Ne zaman telaşlı bir şeyler olsa, ya da hayat karşısında köşeye sıkıştığını hissedecek olsa, alır başını, tavan arasındaki küçük odasına çıkar. Saatlerce kalır orada. Dar zamanlarda daima eli ayağına dolaşır, sık sık tuvalete gidesi gelir. Onun bu çaresiz ve ezik halini izlemek, aslında öfkesine şahit olmaktan daha rahatsız edici bir durumdur bizim için. Sanırım, biz onun kabaran alın damarlarına ve daima çatık kaşlarına aşığız. Belki de bizi bu kadar dirençli kılan, onun sert yüzüdür ve o yumuşayınca biz eriyip yok olmaktan korkuyoruzdur.
Fener ışığı bizim kapıda sabitlenince babam derhal lambayı kapatıp, perdeyi çekti. Ama ben biliyorum ki, bir aralıktan ortalığı kolaçan ediyor. Işık bir süre daha uzayıp giden mahalle yolunu, karşı köyleri, civardaki ağaçları aydınlattıktan sonra söndü.
Daha çok yağdı yağmur. Kanat kokusu burnuma işledi. Üşüdüm de kapattım pencereyi. Arkamı döndüğümde nenem yatağında oturmuş ağlıyordu. O da bir rüya görmüş. İçinde bütün müteveffa hısım akrabanın dolandığı, kabristanlık gibi bir rüya. Demek ki, bir gözü mezara bakanların rüyaları da, yaşadıkları hayatla ortak yürüyor dedim içimden. Ağlayasım geldi. Dört yanı kuşatılmış bir hiçlik içinde yutkundum kaldım olduğum yerde.
Nenem ve ben. Bir terazinin iki tuhaf tarafı. Hangimiz daha ağır kestiremediğimiz, hangimiz daha deli tahlil edemediğimiz iki dengesiz kefeyiz biz. Ben biliyorum. Sonum onun gibi olacak. İçime işledi o. Elbiselerim bile onun gibi ölü kokuyor. Aynı odada geçirdiğimiz geceler boyu, ona ne kadar benzediğimi düşünür dururum. Bazı geceler kalkar oturur, duvarda bir gaiple konuşur. Gülümser. Çoğu vakit ne dediği anlaşılmaz, fakat anlayabildiğim kelimelerin içinde bir “annem” lafzı mutlaka olur. Derin derin hıçkırarak “Anam, kurban olduğum neredesin” diye ağladığını duyarım. O zaman deli olmadığını, sadece bu hayata ancak bu şekilde tahammül edebildiği için aklını gizlediğini düşünürüm.
“Neden ağlıyorsun nene?”
“Geldi yine o İblis. Aha tam şu kapının dibinde durdu. “Hacı Mustafa Efendi, Ayşe Kadın, Necmiye, Sebahattin Dayın, kaynanan, Naci Emmin seni çağırır durur” dedi. İdris Sadi Efendiyi sordum. Deli deli güldü. Alacak beni mendebur. Alacak görürsün.”
Korktum. Nenem ne vakit bu rüyayı görse, mahalleden biri mutlaka ölür. En son geçen sene, yine aynı rüyayı gördüğü gecenin sabahında, sütçü Emin Efendinin lokum yerken boğulduğunu duyduk, mezar yeri eştirmek için pür telaş kapımıza düşen torunlarından.
Anladım, bu gecede bir şer var. Sabah bize dar olacak. Bir şey var havada. Burula burula odanın tavanına çıkan melun bir sıkıntı, patlayıp ince çiviler gibi saplanıyor boğazıma. Köşede asılı eşyaların kaygan görüntüleri gözlerimi ağrıtıyor. Yer bile sabit değil. Böyle oluyor değil mi? Böyle oluyor hayattan vazgeçme arifeleri. Zembereğinden boşalmış gibidir zaman. Yörüngesinden oynamıştır kainat. Her şey sessiz bir çın sesi. Ya da sonsuz bir “ti” çığlığı. Gözlerimi yumar yummaz annemin kınalı ellerinin semaya doğru uzadığını, avuçları kanla dolu olduğu halde tekrar yere indiklerini düşlemem bu yüzden değil mi? Bu yüzden arada börtü böceğin dönüp bana baktığını hissediyorum. Ya da duvar diplerinde birinin gizlenip beni gözlediğini…Kara çaputlar giyinmiş, kızıl saçlı biri daima beni gözetliyor. Bekliyor. Sabrediyor. Ne vakit ben bütün imanımdan soyutlanacağım, o vakit beni saçımdan tutup yerin yetmiş kat dibine sürükleyecek. İşin garibi, korkmuyorum. Öyle olur zaten değil mi? Sessizce götürülüşe boyun büküşler, hayattan vazgeçmenin delilidir.
Nenem beni kendinden evvel yollayacak. Dedim size. Şimdiden ikimiz birlikte tek ayak üzerinde saatlerce durup duruyoruz ve hiç gözlerimizi kırpmadan İdris Sadi Efendinin duvardaki küflü resmine bakıyoruz. Günün herhangi bir vaktinde bir de bakıyorum ki, nenem gibi eteğimin ucunu çitiliyorum.
Nenemi yatırdıktan sonra pencerenin önüne bir sandalye çekip oturdum. Dışarısı biraz daha açılmış gibi. En azından karşı köylerin siyah bir kadife üzerine saçılmış ibrişimler gibi parlayan sokak lambaları sönmüş, karanlık kendi doğal rengine dönmüş, etraf az buçuk seçilir olmuş. İki güvercin avludaki oturacağın üzerine kondu hışırtıyla. Annemin serçeler için ıslattığı bayat ekmeklere üşüştüler. Kızdım onlara. Şu hayatta bir martıları bir de güvercinleri sevemedim. Onlar yüzünden aç kalıyor ince kuşlar. Onlar yüzünden…
Babam avluda dönüp duruyor. Ben baktıkça kırlaşıyor saçları. Alnından boncuk terler damlıyor. Muhtar başını iki kollarının arasına sıkıştırmış. Ağlıyor gibi.
Annem yazmasıyla ağzını kapadı da çıktı yanlarına. Muhtar onu görünce ayağa kalktı. Gözlerini gömleğinin koluna sildi. Sonra bir Samsun sigarası yaktı. Bizim evde sigara içilmez. Tavuklar hayretle döne döne göğe çıkan dumana baktı.
Muhtar öğretmendi evvelden. Emekli olunca kendini siyasete ve memleket meselelerine vakfetti. Garibin biri olduğu için, siyasi kariyeri bu tavuk kanadı kokulu mahalleyle sınırlı kaldı. Yine de yetti ona birkaç ihtiyar azaya emirler savurup, mütemadiyen patlayan su ve kanalizasyon borularını elden geçirmek. Altmışlarda üniversiteyi kazanamayan binlerce genç gibi onu da ortaokul öğretmeni yapmışlar. Memleketin pek çok vilayetini dolandı durdu. Kime ne öğretti bilinmez. Yetiştirdiklerinin şerrinden Yaratan’a sığınırız mahallecek. Öyle küfürbaz ve despot bir adamdır ki, seveni yok denecek kadar azdır. Yine de üç dönemdir muhtar seçilir. Çünkü bu işi ondan başka yapacak kimse yoktur. En sevdiği şey de maziyi bir tek o biliyormuşçasına kurum satarak anlatmaktır.
Mahalleliyi hafta aşırı kahveye toplar, küçük tefek birkaç soruna yüzden yüzden değindikten sonra başlar anlatmaya :
“Efendim, memleket bugünlere el avına gelmedi. Çok zor zamanlardan süzüldük de geldik bu refah düzeyine.”
“Ne refahı muhtar efendi!”
“Hay böyle refahın ben gelmişini, geçmişini…”
Ahaliden yükselen uğultuya aldırmaz sözlerine devam eder.
“Elli dokuzlar…Evlerinden kaçan kızların İstanbul nüfusunu gayrimeşru bir şekilde şişirmeye başladığı zamanlar. Öyle kötü bir dönem ki, dolandırıcılar kralı Sülün Osman bile donuna varıncaya kadar soyuluyor evinde. Amerika Küba’ya bombalar yağdırıyor. F-104’ler yeryüzü semalarında vızır vızır… Çetin ALTAN üçüncü dünya savaşının her an başlayacağını duyuruyor gazetesinde. Bizde bir korku, bir huzursuzluk…Fakat! Milli Şef geliyor sonra. Memleketi saran yüklü bulutlar kıvrana kıvrana bereket doğuruyor üzerimize, elhamdülillah. ”
*
“Nene! Sence hayat güzel mi?”
“Elbet güzel.”
“Nesi güzel?”
“Hiçbir şeysi güzel değil.”
Avlu insan kaynıyor. Nenemle cihannümadan onları izliyoruz. Muhtarın küçük oğlunu vurmuşlar. Adamı eve götüremiyorlar. Gitmem de bakmam oğlumun kanlı gözlerine diye feryat ediyor. Muhtarın küçük oğlu; Murat. Konya’da iktisat talebesi. Ay gibi, su gibi güzel yüzlü. İki bıçakla yıkmışlar yere sabaha karşı. Az ötesinde yaralı bulunmuş manifaturacının oğlu. Polisler konuşturamamışlar garibi. Ağzı dili tutulmuş. Bakar dururmuş tavana boş boş. Ölüm geldi geçti boğazından kolay mı?
Nenem ağzını buruşturmuş bakıyor kalabalığa. Her birinin yüzünü dikkatlice süzüyor. Sonra bana dönüp soruyor: “Gelmedi mi İdris Sadi Efendi? Milet toplandı geldi onun için; ayıp oldu billahi.”
Uyutmamalı bu koca kadını. O uyudukça eksiliyor insanlık. Korkuyorum; o İdris Sadi Efendiye kavuşuncaya kadar adam kalmayacak mahallede.
Ağlayanlar…Ağlayanlar…
Yağmur sesi var kulaklarımda. Gözlerimi kapatmak istiyorum. Karanlık kalmak. Sonra karanlığıma isimler vermek. Fakat olmuyor. Gözlerimi kapatınca sakız kağıtlarında çıkan artist resimleri diziliyor önüme. Bir çok yüz. Gülen gülmeyen. Boyalı boyasız. Güzel çirkin… Sonra televizyonda her akşam ağzından tükürükler saçarak konuşan hoca. Kara sakalları. Günah diye bağırışı. Cehennem deyişi. Parçalanmış otomobiller. Turgut Özal, Adile Naşit. Bangladeş’te bir su vurgunu, suda yüzen kap kaçaklar, kara çocuklar. Sonra bej bir renk…Uçsuz bucaksız. Hiçbir şey duymuyorum. Derken deliniyor bej renk. Murat’ı görüyorum. Bahçe kapısından, ağlaşanlara bakıyor şaşkınca. Arkasında beni sürekli takip eden kara gölge. Kara çaputlu, kızıl saçlı.
Gerisi neydi?
Hatırlayamıyorum.
Düşün dur şimdi sabaha kadar. Saat üç. Sarı tavuk civcivleriyle taneleniyor. Nenem horuldayıp duruyor döşeğinde. Yağmur yağıyor, çatıdaki teneke inlemekte. Pencereyi açıp sokağa bakıyorum. Gece.
...ENGİNDENİZ...