18
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1196
Okunma

Geç uyanmıştım. Bir sebebi elbette vardı. Günlerdir hastaydım ve de halsizdim. Bin bir görünüşlü başkalaşımlar geçiriyor gibiydim. Ama mutluydum yine de, sabah kahvaltımı hazırlayacak kadar düşünebiliyordum. Dışarı çıktım. Üzerime mont filanda almamıştım, soğuktu hava. Bacaklarım titriyordu, ama ekmek ile yumurta alıp geri dönecektim. Aynı fırında aynı kızla yine aydınlanmamız başlamak üzereydi. O kıza karşı içimde garip bir sevgi oluşmuştu. Aylardır o fırında çalışıyordu. Öyle insanı cezbedecek güzelliği yoktu. Velakin doğaldı, bir ekmek kadar kutsal ruhuyla avuçlarını açıp, parmaklarım arasından kayan paraları alıyordu. Bu sefer yüzüne bakıp gülümsemiştim. Gözlerine ise bakamıyordum, utanıyordum. Onun kutsallığını ziyan edebileceğim aklıma geliyordu. Ulu dağların esrarlı havasını alıp yanıbaşından, eve gelmiştim. Çayımda demini almıştı iyicene. Arkadaşlarımıda çağırıp sofrayı kurmuştuk. Hediye kaçak çayımın tadı, beni farklı alemlere götürmüştü yine. Yüreğimde saklı bir aykızın türküsü başlamıştı. Kendine alıştıkça, kendine bağlandıkça kopamıyordum kendisinden. Fırında çalışan kızdan daha doğaldı her şeyi. Yalnız hayatı hariç!
Sonra çay içmek için başka bir arkadaş mutfağa girivermişti. Elinde telefon, güncel haberleri okuyordu. Sabah sabah hiçbir ölüm haberi kaldıracak halim yoktu. Ama farkına varınca, öğle namazına ramak kala kahvaltımı yaptığımı farketmiştim. Arkadaş gayet sakin bir şekilde bize dönerek:
-Beyler, yine şehit var. 24 tane yazıyor haberlerde. Adamlar yine basmış karakolu.
demişti. Sakindim, hiçbir üzülme girişiminde dahi bulunamıyordum. Kekeleyecek bir sızı dahi hissetmiyordum. Bu duruma alışkanlık halim loş ışığı altında mutfak içinde bende tecessüs kıvamında uyanlıklığa dahi sebep olamıyordu. Kızıl şal görmüş boğalar gibi kızıp, lanetler okumam lazım geliyormuş gibi geldi bir an zihnime. Ama mustarip değildim.
Tercüman acıydı; bir ülke olarak yine şehit vermişti Türkiye. Yine evlere ateş düşmüştü şehir şehir. Ama içimde en ufak kıpırtı dahi yoktu. Bir garip donukluk üzereydim. Ne lanet okuyabiliyordum ne de dua edebiliyordum. Bursa’da Yıldırım Beyazıt Külliyesinde yatsı namazı sonrası şehri kucaklayan rüzgarı dinler gibi susuyordum. Farkına varmam gereken bir şeyler olmalıydı elbet, ne bileyim daha hüzünlü de durabilirdim. Fakat gayette normaldi her şey. Çayım soğumuş olmalıydı, bir yudum aldım; evet soğuktu. Tavada son yumurtayı ağzıma direk almıştım. Kombinin ışığına göz kırpıyordum. Annem bile düşünmedim, dizinde uzanıp saçlarımı okşamasını dahi hayal etmedim. Yeşil gözlüme sarılıp, mis kokan teniyle kafamın iyi olma haline dair saniyeler taşımadım anıma. Kırgındım; halsizlğim üst solunum yollarıma aitti. Yüreğim kirli ve siyah, öylesine odaya geçip yarım kalan kitabıma devam ettim.
Şimdi düşünüyorum da kötü mü bu halim benim?
Ah dünya hali! Galiba alışmıştım. Kancık karakol baskınları, mayın patlamaları, ağıtlar, sokak protestoları, militarist söylemler; ama her şeye alışmıştım. Deniz’in gözlerinde ’Çav Bella’ çığlıklarında Anadolunun her karış toprağında kanlar görmeye alışmıştım; alıştırılmıştım.
Yapım gereği ölümlere üzülmem nadir bir hadise kitabımda. Vefası unutulmayacak edebiyatçıların saman kağıtlarında tarih kokan satırları hariç; öyle aklıma gelip de beni hüzünlendiren ölümler bilmiyorum. Bunu yaşamanın belki de armağanı saymam lazım; ama nasıl tanrıtanımaz birinin Allahı anlatma gayreti inananlara boş gelirse, bu duygusuzluk içinde cümleleriminde öylesine herkese saçmasapan geleceğini iyi biliyorum. Maksadım zaten anlaşılmayacak zamanlarda fuzuli söylemlerle ortalığı bulandırmak da değil! Ama bazı gerçekleri hiç susturamıyorum içimde.
Evet, duygusuz olarak tanımlıyorum kendimi ve belki de içimde volkanlar var da ben duyumsayamıyorum onları. Fakat hakikatler sıkışıp kalıyor bir yanımda. Ne kadar vurdumduymaz da olsam, o gerçek beni sıkıştırıyor.
Ateş düştüğü yeri yakar demiş atalarımızdan biri. O kadar çok atamız varmış ki, galiba bire indirgemek en hafifletici unsur olmuş militarist kıtamızda. Dinimizde ateşin düştüğü yerde yakmakla kalmayıp, herkesin o acı dertle ilgilenmesi gerektiğini bildiren tarikatları var. ilahi medet umulacak mekanın Rabbimiz olduğu bu dünyada ben de ona sığınıyorum; tabi acı çeken gerçek dertlilere ise sabır diliyorum.
Şimdi herkes düşünse diyorum, diyorum ki bunun adı savaş değil ve lanetler, küfürler, megafonlar ’Türk’ olduğumuzu milyon kez kanıtlayan ifadeler ile hadiseler bir merasim ve de sızlanış haline çevrilmese! Ne yani, sen kalkmış şimdi benim ’Türk’ oluşumu savunduğum bu acılı günlerde bana karşı mı çıkıyorsun?
Karşı çıkmak değil! Demokratik bir kült yığınından iskambil kağıdı çekiyorum. Jokerlerim çok elbette!
Bunun adı bir kere savaş bile değil. Bu bir oyun! Evet, evet yanlış söylemedim; bu bir oyun. Ama öyle hileli bir oyun ki; siperlerin altında ölecek askerlerin isimleri bile önceden belli.
Efendim, dünyanın en büyük yirmi ülkesi içinde olan bir devletin nasıl olurda ’Heronları’, o Amerikan filmlerinde sıklıkla rast geldiğimiz ’termal kameraları’ katırlarla ağır silahlar taşıyan insaları göremez? Evet, onlara insan dedim; leş değiller. Nasıl olur da katırların nefes alışverişleri Hakkari soğugunda termal kameralardan birine denk gelip de gözükmez? Yoksa askerler onları kullanmayı mı bilmiyor?
Allah aşkına dellenmeyin! Az önce şehrin merkezinde birkaç araba gördüm. Bayrakları takıp camlara, terörü lanetlediklerine şahit oldum. Bu kadar mı cahil insanlarız ve bu kadar mı aptalca hareket edip, at gözlüklerini çıkarmamak için direniyoruz?
Kıdemli Üstteğmen Volkan Payidar! Cesur asker ve akıllı bir komutan. Onun izne çıktığını bilen bir grup terör uzmanları. Bir güzel soru daha aklıma gelmesin mi! Dağda ’gerilla’ olarak kendini tanımlayan bir kadın, onlarca genç askerimizden daha tecrübeli ve de çevik. Sen Türkiye, yirmi yaşında 3.5 aylık eğitimle siperde nöbet tutan evladını mı öldürmekten hep zevk alıyorsunda, nice özel kuvvet askerin evlerinde uzanıp yatıyor?
Yok, yok ciddi saçmalıyoruz. Biz ahmak bir toplum değildik, ama embesil edilmişliğimizi şimdi itiraf edemeyecek kadar korkağız.
Kıvırtmak moda olmuştu ya hani bir zamanlar ve ne zaman ’türk’ dense, dansözde çıkardı ya bir ara ekranlarda, işte öylece mantıklarımızın kıvırtışlarında iki meme ve dolgun kalçaları görür gibi ağzımızdan sular akıyor. Lanet ediyoruz, küfrediyoruz; ama aynı susmalara devam ediyoruz.
Kendime sorasım geliyor. Ne mutlu türküm diye yıllarca andımız denen bir ezbere zihniyet zorbalığına tabi olundum. Öyle zamanlar oldu ki, milliyetim ile ağladım ve hatta manifestolar döktüm oyun yaşlarımda. Ama şimdi düşündükçe kendimden midem bulanıyor. ’Bütün kürtleri öldürmeliyiz’ zihniyetini nice nesillere aşılayan eğitim sistemime lanet ediyorum ilk önce. Ben de dile getirirken o yaşlarda, ’Türk’ derken vücudum titrerdi ve her milli bayramlarda heyecanım yanaklarımda nefeslerimi toplardı al al. Ne değişti o günlerden, ben mi yitirdim; yoksa gerçek yüzünü mü gördüm ülkemin?
E mi salak kafam, sen düşünme be! Ağla, hatta ağıt yakan annelerin seslerini biraz daha yükselt ve sokaklara dökül! Avrupa-Asya arası uyuşturucu ticaretinden 50 milyar doları geçik kazanan karteller, senin türküsünü dahi dinlemesine izin vermediğin bir ırkın hırçın ve de cahil gençlerine en güçlü silahları temin edemez mi? Senin güvendiğin ordun içinde para, şan, taht sevdasıyla kendi askerini dahi öldürmeyi göze almış olduğunu bilmediğin nice üstler, zevkleri uğruna nice standart gençleri askere alıp, doğuda katledemez mi?
Bir kamera, birkaç nokta ve f-16’ların, helikopterlerin, füzelerin 5-6 kişilik gruplarıyla sayısı yüzleri bulan insanları öldüremez mi?
Ben Allah aşkına şimdi kınamak için hazırda bekleyeyim? Bu mu ’adalet’?
Yazık değil mi gençlere?
Yazık değil mi; okumak yerine ölüme gönderdiğin gençlerin ailelerine?
Tamam; vakitleri dolmuştu o ölenlerin. Askerde olmasalar, bir trafik kazasında ve ya başka bir esbap dairesi içerisinde öleceklerdi. Ama neden kendi devletinin ahmaklığıyla ölüyor insanlar? Neden bu gençler ’vatan kurtarma’ oyununa ortak ediliyor?
Evet, asla savaş demiyorum. Harbin mertliği vardır, bir nizamı ve de rajonu vardır. Ama bu kancık oyunun ne mertliği ne de mantığı var!
Şimdi, benimle bir nefes alan bayrağıma bakıyorum. Al kanların manası bu muydu yani? Her bir yanda kirletilen bayrağım, hiçbir zaman bizden memnun olmayacak. Hilekar bestelerin simgesi olan al bayrağım bu oyunlar yüzünden kalkmamalı, kirli ellerimiz onu tutmamalı! Çünkü o bayrak vatan elden giderken doğdu tarihimizde. Ama şimdi vatan elden gitmiyor. Parası için, ortalığı bulandırmak için göbeğini şişiren bazı adamların sözleriyle gençler ölüyor.
Peki çare hiç yok mu? Elbette var, ama bu çareye biz ülkece hazır değiliz.
Tartışmanın ve de fikir danışmaların dahi içine eden bizler, bu yolun en başı olan susma ve de bazı kabul edilemez denen durumları kabul etme haline bürünmeliyiz.
Ordu istediği kadar sınırötesi operasyon yapsın, yine de bu eylemler ve de oyunlar bitmeyecek! Biz, halk olarak bu tür eylemleri ırksız karşılayamadıkça daha çok eve ateş düşüp, canlar yanacak!
Belki şimdi hepimize saçma gelecek, ama bir terör örgütü başını ev hapsine alacak devlet içinde sizce kaç tane terörist savaşmaya devam edecek?
Ben dağlarda it gibi üşürken, başım sıcacık evinde hapis yatarsa; kusura bakmayın ama ben çatışmaya devam etmem. Davanın ne kadar boş olduğunu anlarım.
Elbette bu da bir fikir; ama akıllıca sonuçları olan bir fikir...
Lanet edip, küfürler edip; daha fazla kindar olmaya gerek yok. Ülkece düşünme ve de masaya oturup akıllı hamleler yapma zamanı!
NOT: Amacını taşan her örgüt bir gün kendi kendini yer, bitirir. Ülkemizin güçlü bağlantılarına engel olmak isteyen iç ve de dış mihrakların oyununa gelmek istemeyen herkes oturup, düşünmeye başlasın. Boş sözler, bildiriler; ölen mehmetlerin pisi pisine öldüklerine kanıt olur. Milliyetler, kavgalar fanidir; Allahın katında herkes eşittir. Bu yüzden merhametli bir devlet olmamız şart! Devletin ileride yapacağı bilinen kararlarına şimdiden ülkece sahiplenmeli ve de istenilen o kavga bataklığına sıçramamalıyız.
Cesetlerin dli olsa da; ah bir konuşsa; bu kavga ne boş bir dava!
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.