1
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
861
Okunma
Doğrusunu isterseniz o sırada ne düşündüğümü, hangi bitmez tükenmez sorunlarımla kafamda mücadele ettiğimi şu anda hatırlamıyorum.
İşte öyle kaldırımda dalgın dalgın evime doğru yürürken ki sanırım saat gecenin sekizi olmalıydı, bir apartman girişinde oturmuş elinde bir iki poşetle bekleyen bir karaltı ilişti gözüme. Kafamda taşıdığım düşünceler bu karaltıyı dikkate almama izin vermezdi zaten. Ama o karaltıdan duyduğum sesle olduğum yerde kaldım.
-Evladım, bana yardım eder misin? Yukarıya evime çıkacağım. Oraya kadar bana eşlik eder misin?
Bir yaşlı kadındı bu.
Önce tuhaf karşıladım elbette. Oturduğu apartmanın önüne kadar gelmeyi başarmış da merdivenleri çıkıp evine mi gidemiyordu?
Hani kimi zaman bir anda insanın aklından binlerce kareler geçer ya, ilkokul yıllarımdaki çocukluğumu hatırladım. Öğretmenimiz yardıma ihtiyacı olan herkese yardım ve iyilik yapmamızı ve her yaptığımız iyilikten sonra cebimizde taşıdığımız uzunca bir ipe bir ilmik atmamızı söylemişti bir defasında. Çocuk aklımla ipteki ilmiklerim çok olsun diye önüme gelene yardım adına, iyilik adına iyi davranmıştım. Kediye köpeğe bile…
Bu yaşlı teyzeye de yardım etmeliydim.
Koluna girdim. Poşetlerini elinden alıp ben taşıdım. Asansörle üçüncü kata çıktık. Dairesinin önünde durdu, anahtarlarını çantasından çıkarıp evinin kapısını açtı ve beni de içeriye bir kahvesini içmeye davet etti. Kendisine zamanımın olmadığını, kahve daveti için teşekkür ederek ayrılıyordum ki:
-Merak da mı etmiyorsun, neden korktuğumu? İçeriye gel, kahvelerimizi içerken anlatırım sana. Sonra da gidersin evine, dedi.
Evet, doğrusu ta baştan merak etmiştim neden korkmuş olabileceğini. Bu merakla yaşlı teyzenin davetini kabul edip içeriye girdim.
Tertemiz, pırıl pırıl bir evdi ilk gözüme çarpan. Bol ışıklı mutfağında yemek masasında oturttu beni kendisi kahve yapımına koyulurken. O kahveleri yaparken ben hem etrafı hem de bu yaşlı teyzeyi gözlemlemeye başladım belli etmeden. Ağarmış saçları bakımlı ve taralıydı. Dudaklarında belli belirsiz ruj vardı. Üzerindeki giysiler tertemiz ve kaliteli şeylerdi. Asil bir yüzü vardı. Gözleri hep sevecen ve gülerek bakıyordu. En azından bu sevimli yaşlı teyzeden korkmam için her hangi bir nedenin olmayacağını bilmek beni rahatlattı. Yine de korktuğu şeyi merak ediyordum ve benim sormamı beklemeden kendisi anlatmaya başladı.
-Perihan öldüğünden beri bu evin içerisinde yürürken ayaklarımın çıkaracağı sesten bile korkuyorum artık. Perihan kim diyeceksin değil mi? Perihan benim gibi çok genç yaşta kocasını yitirmiş çocukları büyüyüp evlenip evden ayrıldıktan sonra da benim gibi yalnız yaşayan, alt katımda oturan en iyi dostum, en iyi arkadaşım, sırdaşımdı. Bu arkadaşlığımızın daha da önemli bir yanı vardı. İkimiz de aynı belediyede yıllarca birlikte çalıştık. O Sosyal Hizmetler Müdürü bense yazı İşleri Müdürüydüm. İşyerindeki arkadaşlığımız evimize kadar devam ederdi. Hemen her gün işyeri yetmiyormuş gibi evde de birlikte olur, geç saatlere kadar birlikte oturur, çoğu zaman havaların durumuna göre balkon sefası yapardık.
Sekiz ay önce ani bir kalp krizi sonucunda öldü Perihan. O günden bu yana çocukları boş kalan dairesiyle de ilgilenmediler. Her şeyi öyle bıraktığı gibi duruyor hâlâ.
Her gün onun yokluğunu, daha da kötüsü, öldüğünü düşünmekten kendimi alamıyorum. Her gün dışarıdan evime gelirken onun dairesinin kapalı panjurlarına takılıyor gözlerim. Sanki panjur aralığından beni gözlüyormuş gibi korkuyorum ve tüylerim diken diken oluyor. Asansöre binmekten bile korkuyorum. Orada beni karşılayacakmış gibime geliyor. İşte böyle geceye kalınca da asansöre binmeye de merdivenleri çıkmaya da korkuyorum. Sonra da saatlerce de olsa, birilerinin gelmesini ve beni evime kadar çıkarmasını bekliyorum.
Bazen çamaşır makinemi çalıştırdığımda, ya da mutfakta işte böyle çalışırken kazara elimden bir şey düşürüp ses çıkardığımda bir anda alt katımda oturan onu hatırlıyorum ve onu rahatsız ettiğimi düşünerek kaskatı kesilip bir süre yerimden kıpırdamıyorum. Sonra onun artık olmadığını, yaşamadığını düşününce de üzülüyorum. Hem de çok üzülüyorum.
En kötüsü de onun ölümünden sonra doğru dürüst uyku da uyuyamaz oldum. Altımdaki dairenin bomboş olduğunu, onun şimdi çok uzaklarda olduğunu düşünüp sabaha kadar sağa sola dönüp yatağımda kıvranıyorum. Zincirli demirinden kurtulmuş kayık gibi, sonsuz denizin üzerinde çalkalanıp duruyorum da sığınacak bir yer, tutunacak bir iskele bulamıyor gibiyim. Sonra da denizin derinliklerinde boğulur gibi oluyorum. Sadece ölüm geliyor gözlerimin önüne. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz ölüm. Bu sözü İbrahim söylerdi hep. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz ölüm… İbrahim benim eşim olurdu. İşte hakkında bir şey bilmediğimiz için de sadece susmak kalıyor bize de ölümü düşününce. Ne gariptir ki, kocamın ölümünde bu kadar etkilenmemiştim. Kim bilir, belki o zamanlar genç olduğum içindir. Belki de… İşin doğrusu Perihan ile geçirdiğim günler, yaşadığım şeyler eşimle yaşadıklarımdan daha fazlaydı. Hem eşimle çok fazla birlikteliğimiz olmadı ki. Dedim ya, çok genç yaşta yitirmiştim onu.
Perihan’ın ölümünden sonra geriye onun anılarıyla dolu şeyler kaldı orta yerlerde. Nereye baksam, hangi yöne dönsem onunla ilgili şeyler görüyorum.
Ölüm gerçeğini kabul etmek zor olmasa da, bir sürü sorunun karşılığını bulmak oldukça zor. Onun için de en iyisi susmak ve konuşmamak diyorum da, seni görmüşken anlatayım dedim ne düşündüğümü ve neden korktuğumu. İlk kez, ilk kez birisine bu konuyla ilgili konuşuyorum. Bunun da bir nedeni vardır elbette.
Evet, geceleri neler yaşadığımı kimselere anlatamıyorum. Öyle garip öyle tuhaf şeyler ki, istesem de anlatamam, ben de anlatacak kelime bulamıyorum zaten. Anlatılmaz bir yalnızlık duygusu, bir yabancılık duygusu yaşadığımız bu dünyaya, bir yurtsuzluk, yersizlik duygusu gibi. Herkes sırası geldikçe çekip gidiyor ve kendimizin de bir gün gideceğini düşünmek, kaybolacağımız düşüncesi, hem de şu bedende olup bitecek bütün bunlar. Yani ruhumuz şu beden içinde saklanıp kalacak, bir tabuta saklanır gibi, kapanacak ve her şey bitecek. O günden bu yana bedenimi kendi ruhumun tabutu gibi düşünmeye başladım. Her gece Perihan’ın sesini, onun nefes alıp verdiğini duyar gibi oluyorum. Sonra onun o anda nerede olabileceğini düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.
Ertesi gün, az bir uykunun ardından uyandığımda, kendime neden uyandım ki şimdi, diye soruyorum. Ya da kim bu beni uyandıran? Artık saatimi de kurmuyorum uyanmak için. Uyandığımda da en azından uyuduğum sürece bu ölüm duygusundan uzak kalmış olmama seviniyorum.
Şimdilerde gündüzleri de korkmaya başladım artık. Etrafımda olup bitenler, gördüğüm her nesne, her canlı bana ölümü ve Perihan’ın artık olmadığını hatırlatıyor. Nereye baksam aklımda ölüm ve sanki bir uçurum kenarındaymışım sanki başım dönüyormuş gibi oluyor ve ben her an bu uçurumdan düşecekmişim gibi oluyorum. Sırf bu yüzden dışarı da çıkmak istemiyorum. Ama evde kalışım da buna çare değil. Burada evde olduğum sürece de, alt katımın boş olduğunu, Perihan’ın artık yaşamadığını düşünüp duruyorum.
Evde kaldığım sürece de koltuğumda oturup bazen kitap, gazete okuyorum bazen de televizyon izliyorum. Uykum gelse bile uzanmamaya dikkat ediyorum. Sanki uzanırsam bir daha uyanmayacağımı düşünüp korkuyorum. Hoşlandığım, zevk aldığım şeyler bile benim için değerini yitirdi artık. Ne bileyim, bir sabah kahvesi örneğin, onu bile içmez oldum son zamanlarda. Ya da semt pazarına gitmeyi çok sevdiğim halde artık bunu da canım istemiyor.
Sık sık Perihan’ın bunu nasıl becerdiğini, ölmeyi nasıl başardığını soruyorum kendime. Üstelik ölmeden son bir haftasındaki yaptıklarını düşündükçe sanki öleceğini biliyormuş gibi davranışlarını düşündükçe onu kıskanmıyor da değilim. Ben böyle yapar mıyım? Bilemem. Öleceğimi bilsem kalan zamanın tadını mı çıkarmak isterim? Bilemem işte. Zaten bitecek bir zamanın neden tadını çıkarmak isteyeyim ki? Ölüm sadece yaşamdan tat alamamışlar için zordur, derler. Kendimi nereye koyacağımı bilemiyorum ki! Yaşamdan tat aldım mı? Evet, diyebilirim buna. Ama işte tüm bu duygulara Perihan’ın ölümünden sonra saplandım. Bir ölüm korkusudur rahat bırakmıyor beni. Daha geçen gün, tam olarak dört gün önce, çarşıda Perihan’la ortak bir arkadaşımıza rastladım. O da ben yaşlarda var. Bana; “göç zamanımız yaklaştı artık” dedi. O günden beri buna da takılı kaldı aklım. Haksız da değil hani, göç zamanımız geldi artık.
Bazen salondaki koltuğuma oturup sessizliğe gömülürken, bir üst katımda oturan komşularım karı kocanın ayak seslerini duyuyorum. Nereye hangi odaya gittiklerini kestirebiliyorum. Beni rahatsız etmemek için çok dikkatli olduklarını da biliyorum. Sonra diyorum ki kendi kendime, bir gün burası da boş kalacak ve onlar da artık benden sonra boş kalan dairemi düşünecekler belki de onlar da benim o anda nerede olabileceğimi düşünecekler.
Zor olsa da, anılarımla dolu olsa da, arada balkonuma oturuyorum. Orda Perihan ile ne çok sohbetlerimiz olmuştu. Sigara içme keyfi yaşardık onunla. Onu düşünürüm, ölümü düşünürüm. Sonra da ölümsüzlüğü. Oysa bilirim ölümsüzlük sadece öldükten sonra olabilir şeymiş. Bu da bir yanılgı olmalı elbette. Öyle değil mi sence?
İşte böyle evladım. Korkuyorum. Belki sen de anlayamadın benim tam olarak neden korktuğumu ama ben de anlatamıyorum ki… Korkuyorum, evet, ama Perihan’ın bana bıraktığı boşluktan, sessizlikten mi yoksa ölümden mi bunu ben de bilmiyorum…