37
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2872
Okunma

“Beni kurtar ebanım! Bu sekizinci.”
Yaşlı ebe kıllı çenesini kaşıdı. Bu onun tikiydi ve bu marazını bilmeyen yoktu. Elindeki siyah tespihe baktı. Dökülüp birer et çıkıntısından ibaret kalan kaşlarını kaldırdı. Çirkin görünüyordu. Birkaç sıkıntılı hareket daha yaptıktan sonra tespihini usulca kuşağına sokup, bacağına konan kara sineği iki avcunun arasına aldı. Ellerini bir birine sürterek sineği ezdi. Sonra avuçlarındaki kanı ve parçalanmış kanatları yeleğine sürdü. Zaten çirkindi, şimdiyse hepten iğrenç görünüyordu. Yeniden tespihini eline aldı. Karşısında oturan kadınla göz göze gelmemeye itina ederek “Pahalı iş” dedi. “Dört aylık gebesin. Bir bileziğini alırım.”
Ebanımın az önce yeleğine sürdüğü sinek leşinin üzerine iki sinek kondu. Sinekler leşin üzerinde gezindikten sonra arka ayaklarıyla kanatlarını sildiler. Yaşlı ebe kıpırdamasaydı, cenazelerini alıp, evin meçhul bir yerindeki memleketlerine gideceklerdi.
“Etme ebanım. Bir bileziğe üç çocuk bakılır. Oluru yok mu?”
“Billahi olmaz. Riskli iş. Ucuz yere kendimi ateşe atmam. Benim de geçimim bu bacım. Kusura bakma.”
Kadın gömleğinin kolunun altına sakladığı bileziği yokladı. Kocasının on bunca yıllık evlilikleri boyunca aldığı tek hediye olan bu düşük ayar bileziği ebeye kaptıracak olmak ne talihsizlikti. Çaresiz bileziği gizlediği yerden çıkarttı ve son kez üzerindeki çiçek desenine hayranlıkla baktı. Ağlayacak gibi oldu.
Ebanım, dişiyle bileziğin sağlamasını yaptıktan sonra belli etmemeye çalıştığı bir aşkla onu koluna geçirdi. Bir güzel de dirseğine kadar itti. Ebanım bileziği ısırdığı vakit boz kedinin dişleri kamaştı. Yerinden kalktı ve iki ön ayağının üzerine doğru esneyerek gerindi. Sonra ağzını yalayarak aralık kapıdan çıkıp gitti. Kediden geriye bir tutam boz kıl ve iki pire kaldı. Pireler ve kıl yumağı…Kaldıkları pansiyondan dürülmüş yün yataklarıyla birlikte atılan iki gariban…
Kadın aralık kapıdan esen rüzgarı kesmek için yerinden kalkmadan uzanıp kapıyı sertçe itti. Kapının son nefesi pireleri ve kıl yumağını ebenin eteklerine savurdu. İki kafadar yaşlı kadının bacaklarında ilerlerken, kendi dillerince, Yaratan’a şükrettiler. Ebe huysuzlandı. Bir iki kıpırdadı. Olmadı. Çaresiz elini eteğinin altına sokup bacağını kaşıyınca pirelerin teki tırnağında can verdi. Ortalık kan koktu. Tırnağında kalan yarım pire cesedini de yeleğine sildikten sonra ayağa kalktı ve duvardaki gömme dolaptan bir kavanoz çıkarttı. Kavanozun kapağını açıp uzun burnunu yarı yarıya içine soktu. O dayı ekşi bir ot kokusu sardı. O bile tiksindi. Duvardaki kirli elektrik düğmesinde olan biteni seyreden sinekler bile tiksindi. Ama umutsuz gözlerle ebeyi seyreden kadın öyle kederliydi ki, hiçbir şeyden tiksinecek hali yoktu. Tepki vermedi. Belki de tiksinmiştir de bu öyküyü yazan anlamamıştır. Orası bize karanlık.
Ebe kavanozla birlikte geri dönüp tekrar keçi kılından mamul minderine oturdu. Açık pencereden sızan güneş bahçedeki erik dallarından sıyrılıp çileli kadının yazmasındaki boynu bükük laleye uzandı. Tam laleye bir haller oluyordu ki ebe tekrar yerinden kalktı ve pencerenin çarşaftan bozma güneşliğini çekti. Güneş şamar gibi gölgeler bıraktı perdede, lale az daha kıvrıldı.
“Sabah akşam iç bu kavanozdakini. Acı macı deme. On güne kalmaz için temizlenir. Korkma bütün doğurmazsın çocuğu, kendi kendine parça parça kesilecek içinde.”
“Dede beni kurtar! Kaçtır aynı rüyayı görüyorum. Hazreti İbrahim ve hazreti Eyüp, karanlık bir odada namaz kılıyor. İki rekattan sonra selam verip kayboluyorlar. Karanlık odanın tavanından kırmızı bir balon sarkıyor. Uzanıyorum alamıyorum. Kan ter içinde uyanıyorum.”
Dede sağ eliyle çenesini kavradı. Sakalları iki gün evvel sobaya üflerken aniden harlanan ateşte yanmamış olsaydı, şimdi çeke çeke sıvazlayacaktı onları. Bayat balık gibi bakan gözlerini, odanın belirsiz bir noktasında sabitleyip öne arkaya sallanarak bir şeyler mırıldandı. Her öne eğilişinde, yan tarafında kurulu duran sininin üzerindeki sinekler odanın muhtelif yerlerine uçuştu. Tekrar arkaya eğildiğinde sinekler yemek artıklarının üzerindeki yerlerini aldılar. Bakır tabağa doğranmış yarım soğanın kokusu dedenin rüzgarıyla odaya dağıldı. Dede nihayet sabit bir konuma gelince, sinekler talihlerine söve söve lambaya kondular.
“Günahın var” dedi dede. “Ama bu günahtan döneceksin. Allah da seni ödüllendirecek. Ama balonu bilemedim. Bir de Remziler Köyünün imamına sor istersen.”
Kadın yüzünü astı.
“Yanlış anlama dede. Senden evvel ona gidecektim. Lakin köy yolunda gelinini gördüm. İmamı cin çarpmış. Adamcağız can çekişirken bile parmağını diliyle ıslatıp kitap sayfası çeviriyor gibi hareketler yapmış. Geceden ertesi öğleye kadar çekmiş. İkindiye zor yetiştirmişler.”
Dedenin gözleri aniden parladı. Hayretle açılan gözlerini seri bir şekilde kırptı. Ağzı yavaşça aralandı. Derin bir düşünceye dalıp gitti.
Kadın günahını biliyordu. Başka da bir şey demeden yerdeki siniyi alıp odadan çıktı.
Ne güzel güneş vardı gökyüzünde. Kadın elini gözlerine siper edip gökyüzüne baktı. Az önce cürmünden büyük bir tantanayla gökyüzünü yırtarak geçen ve geride beyaz bir yarık bırakan uçağı düşündü. Sonra birkaç arıcı kuş böldü manzarayı. Ya da manzaraya dahil oldu onlar da. Yazar bize bir şey demedi bu konuda.
Kadın burnunda ve dudaklarının üzerinde tomurcuklanan terleri sildi ve oturduğu yerden kalktı. Arkasına baktı. Sonra önüne döndü. Tam ortasındaydı tarlanın. Ardı alt üst edilmiş kara toprak, önü henüz yeşillik. İki tavuk dövüşerek geçti önünden. Birinin ağzında ıslak ve pembe bir solucan. Solucan ne kadar da kıvraktı kırmızı tavuğun ağzında. Öğle sıcağında çıplak etiyle ve iki mengene arasında. “ Zavallı mahluk” diye geçirdi içinden kadın. Tavuk arkadan gelen hemcinsine bakarak yuttu solucanı. Hıçkırdı sonra. Birkaç kez başını salladı. Ağzındaki toprak kırıntılarını kanadına sildi. Arka ayağıyla burnunu ibiğini kaşıdı ve iri gövdesini o yana bu yana ata ata, yan bahçede eşinen horozun haremine girdi. Diğer tavuk ters yüz edilmiş tarlada rızkını aramaya devam etti. Kadın bir süre tavuğu izledikten sonra önüne döndü ve ellerini tükürükleyerek kazmasını havalandırdı. Kazmanın ucuna yapışmış toprak parçaları yüzüne döküldü. Bir kısmı da koynuna girdi. Aldırmadı. Kazma daha yere inmemişti ki; karnını boydan boya kesen bir sancıyla kilitlendi.
“Çok şükür” dedi ebe. “Hiç uyanmayacaksın sandık.” Eltisi ve komşusu gülümsedi. Buğulu gözlerle baktı onlara kadın. Derken odanın kapısı sessizce açıldı ve aralıktan üst üste birkaç çocuk başı göründü. Bir de ekşi bir tütün kokusu sızdı içeriye. Kaynatası her zamanki gibi avludaki pöstekisinde sigara tellendiriyor olmalıydı. Çocuklar yerdeki kanlı şalvarı görünce ağlamaya başladı. Komşu kadın müşfik bir tebessümle baktı çocuklara ve usulca bir şeyler söyledi onlara. Çocuklar bir kere daha analarına baktıktan sonra kapıyı çektiler.
Ebe kolundaki bileziği dirseğine kadar itip yatakta yarı baygın uzanan kadının üzerindeki battaniyeyi kaldırdı. Başını battaniyenin içine sokup kadını muayene etti. Tekrar battaniyeyi örttüğünde yüzü asıktı.
“Çok kan” var dedi. “Bu çocuk ölü doğar. Hastaneye kavuşturmak lazım.” Sonra diğer kadınlar söyleyeceklerini duymasın diye ağzını eliyle perdeleyerek usulca “İlacı içtin miydi?” diye mırıldandı.
“Birazını” dedi kadın. “Korktum da gerisini içmedim.”
Endişeyle başını tuttu ebe.
Avluda salladı beşiklerini kadın. İki aylık İbrahim ve Eyüp serin serin uyudu. Bir süre şükür dolu nazarlarla izledi onları kadın. “Ölü doğacak dedi gavurun karısı, ikiz doğdular” dedi kendi kendine. Gülümsedi. Sonra başını kaldırıp yol kenarında kardeşleri ve arkadaşlarıyla sek sek oynayan Serpil’e baktı.
“Serpil gel hele!”
Küçük kız neden çağırıldığını biliyordu. Geridekiler oynamasın diye sek sek taşını cebine soktu ve kederle çıktı avluya açılan merdivenleri. Ne zaman doğurduysa anası, beş yaş birden büyüdü Serpil. Şimdi yarı kadın sayılırdı.
Kadın İbrahim ve Eyüp’ü dokuz yaşındaki kızına emanet ederek tarlaya gitti. Tez dönecekti ama. Bahçe kapısını çekerken söyledi.
Serpil iki beşiğin arasındaki iskemleye oturup başını iki elinin arasına aldı. Kardeşlerine sitemli gözlerle baktı. Gülümsedi İbrahim. Serpil de güldü sonra. Yine de seviyordu onları.
Yol kenarındaki çocuklar tekerleme söylüyorlardı. Yağ satıyorlar, bal satıyorlar, kadere bakın ki bu tekerlemeyi söyleyen her çocuk gibi ustaları ölmüş onların da, ne var ne yok bir başlarına satıyorlar. Bir de nispet olsun diye el çırpmıyorlar mı? Ağladı Serpil. Biraz gürültülü ağladı. Yanık, canhıraş…Uyanıp Eyüp ve İbrahim de ağladı. Ne yapacağını bilemedi Serpil. İnsan kardeşleri olunca doya doya ağlayamıyordu bile. Düşündü. Sonra kalkıp eve girdi. Tezgahın üzerindeki bakraçtan süt doldur biberonlara. Kazanın dibinde kalan azıcık sütü de kendi içti. Soğuktu. Ama olsun dedi içinden. Ferah ferah içsin kardeşlerim.
Bebekler sütü içip tekrar uyuyunca, nasılsa bir daha uyanmazlar diyerek arkadaşlarının yanına gitti küçük kız. Hemencecik dönecekti ama. Bahçe kapısını çekerken söyledi.
“Senin yüzünden!”
“Ama anne…”
Üç yıldır her gün aynı sözlerle ağlıyordu Serpil. Annesiyle her göz göze gelişinde dev bir katil olup çıkıyordu.
O gün de öyle oldu. Kadın ölsünler diye içtiği zehri unutup, İbrahim ve Eyüp’e soğuk sütü içiren kızını suçladı yine.
“Kardeşlerin senin yüzünden öldüler.”
Aslında zaman büyük nispette örtmüştü kadının içindeki evlat acısını. O kederli günlerden geriye yalnız bir tortu kalmıştı yüreğinde. Gülüyor, konuşuyor, komşu gezmelerine ve düğünlere gidiyor, çiftetelli bile oynuyordu hatta. Serpil hiçbir şeyi unutmadı ama. Üç yılda bir kere gülmedi, oynamadı. Ne zaman suçunu unutup gülümseyecek olsa annesinin zıpkın bakışları deldi yüzünü.
Çok ağladı.
O gece de ağladı. Bir süre yattığı yerden, yan odada yatan anne ve babasının gülüşmelerini dinledi. Sokak lambasının aydınlattığı duvarları seyretti. Kapı arkasındaki çivide asılı önlüğüne baktı. O sıra komşunun ışığı yandı. Önce devrilen kap kacak seslerini duydu, ardından kıvrak bir türkü yayıldı karanlığa.
Türkü bitti.
Annesi ve babası sustu.
En son tavan arasında koşturan farelerin ince seslerini duydu.
Kalktı. Naif bir lodos sessizliğinde geçti odaları. Herkese son bir bakış bıraktı. Bahçedeki kulübenin kapısını açınca iri bir fare el arabasının tekerleğinin arkasına saklandı.
“Hadi bugün yirmi üç Nisan olsun” dedi ufacık bir sesle. Fare uykulu gözlerle baktı ona.
Sabah acı bir inlemeyle uyandı herkes. Sarı kedi kulübenin açık duran kapısının önünde, ağzındaki iri fareyi bırakmadan ağlıyordu.
İpin ucunda bile kırmızı bir balon kadar güzel ve masummuş çocuklar. On bir yaşında bir çocuk nasıl asılır tavanda?
Yazar görmüş.
Elhamdülillah biz görmedik…
...ENGİNDENİZ...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.