5
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
930
Okunma
Devrim “Çıkıyoruz!” işareti yaptı ve dalış sona erdi. Yüzeye çıktığımızda yorgunluktan konuşamıyorduk. Güç bela tekneye vardık; Can yardım etmese elbisemi bile çıkaracak halim yoktu.
“Epey uzun kaldınız.”
“Evet, kırk dakikaya yakın.”
“Dekompresyon yaptınız mı?”
Ses çıkarmadım.
“Geri zekalılar!”
Arkamı döndüm, köşeye atılmış brandalara yaslanıp gözlerimi kapadım. Köye dönüş yolunun tamamını uyuyarak geçirdim. Vardığımızda Can beni ayağıyla dürterek uyandırdı:
“Kalk da malzeme taşınmasına yardım et.”
Homurdanmak istedim ama Can’la gözgöze gelince vazgeçtim. Dalış yapanların bu gibi angaryadan uzak tutulması gerekirdi ama tekne amiri “Taşıyın” demişti bir kere.
Karavanlara geri döndüğümüzde duş almadan bir köşeye yığıldım. Artık söylenecek gücüm de kalmamıştı. Zeytin ağaçlarına doğru bakıyordum. Bana uzatılan bira şişesiyle irkildim.
“Ne düşünüyorsun?”
Devrim kendine de bir bira almıştı. Yanıma oturdu.
“Midye tava bununla güzel giderdi.”
“İnsanoğlu hep daha fazlasını istiyor. Eline soğuk bira tutuşturuyorum ve sen midye yok mu diyorsun. O da olsa isteyecek başka bir bulurdun.”
Daha ne isterdim? Ne isteyeceğimi gayet iyi biliyordum ama onu rüyama saklıyordum.
Devrim elindeki şişman şişeye bakarak
“En az altı bin yıldır şunu içiyoruz. Ancak son yüzyılda gerçekten soğutabildik. Beklediğimize de değdi.” dedi.
“Altı bin yıldır bugünü beklemiş gibi konuşuyorsun.”
Güldü, bir yudum daha aldı. Sonra bana bakmadan
“Peki” dedi, “Dalış hakkında ne düşünüyorsun?”
Düşünmemeye çalışıyordum. Amerikalıların bir sözü aklıma geliyordu: Ne düşlediğine dikkat et, bir gün gerçekleşebilir. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum şey gerçek olmuştu ama şimdi tereddüt ediyordum.
“Bak, bu batık bulmak gibi bir şey değil. Tekne istemeden denizin dibini boylar, içinde kalanlar da telef olurlar. Sen yıllar sonra tekneyi bulursun, çıkarabildiğini çıkarırsın. Kimse de bunu niye yaptığını sorgulamaz.”
Devrim nereye varmak istediğimi anlamaya çalışıyordu.
“Bulduğumuzun tekne olmadığının farkındasın değil mi?”
“Sorun da bu zaten. Bulduğumuz şey oraya kazara konmamış. O adamlar isteyerek bu mekana gömülmüşler. Uğraşmışlar, mezar yapmışlar. Sonsuza değin orada uyuyacaklarını hesaplamışlar. Biz ise kutsal bir alanı bozmaktan bahsediyoruz.”
Devrim’in yüzünde siniri bozulmuş kişilere has bir gülümseme vardı:
“İnanamıyorum. Bu kadar saçmalık yorgunlukla açıklanamaz. Başka bir şey olmalı. Kaç yıldır bu işi yapıyoruz? Sekiz?”
“Doktorayı da sayarsan on dört.”
“Peki, on dört. Bu süre boyunca hiç mezar açmayı reddeden birisini gördün mü? Açılmamış mezar bulmak başına gelebilecek en güzel şeylerden biridir. Belki bir daha bu kadar şanslı olmayacaksın.”
“Devrim, o mezarlar yüzyıllardır tuzlu suyun altında. Kazsan da çamuru eşelemiş olacaksın, çürümemiş bir tek sırlı kap bulursun. Ondan da karada istemediğin kadar var. Mezarları bozduğunla kalacaksın.”
“Deniz istila ettiğinde mezarlar bozulmuş zaten. Hem nereden çıktı mezarları ellememe fikri?”
Kalkmayı denedim. Bunun için ağaca tutunmam gerekti.
“Sallanıyorsun.” dedi.
“Ben de senin için aynı şeyi düşünüyordum.”
Yürümeye başladım. Devrim haklıydı, sallanan bendim. Bir ağacın köküne takılıp sendeledim ama düşmedim. Devrim’i orada bırakıp devam ettim. Biraz hava almak belki zihnimi açabilirdi.
Sahile nasıl geldim, hatırlamıyorum. Yolda ne düşündüğümü de hatırlamıyorum. Bileklerime kadar sudaydım.
“Arınmaya mı çalışıyorsun?”
Döndüm, yirmilerinde bir gençti. Kazı ekibinden değildi. Beline sardığı bir bez dışında çıplaktı.
“Ayılmaya desek daha doğru olur.”
Yanıma kadar geldi.
“Kazacak mısınız?”
Mezarları nereden biliyordu? Devrim’le karara varmadan kimseye söylememe konusunda anlaşmıştık. Bizi takip eden köylülerden miydi? Onlara da pek benzemiyordu. Esmer, uzun saçlıydı. Vücudunda dövmeler vardı; bir de yara izleri.
“Sen kimsin?”
“Buralıyım.”
Birden farkettim ki onunla Türkçe konuşmuyordum.
“Adın ne senin?”
“Dikaiopolis”
“Bunlar ne yarası?”
“Bir iki savaş gördüm.”
“Bira nedir, biliyor musun?”
Biliyor olmalıydı, bira kelimesini Grekçe söyleyebildiğime göre.
“Soğuk mu?” diye sordu.
“Altı bin yıldır bu anı bekliyor olmalısın.”
“İki buçuk diyelim.”
İki buçuğun üzerine bir sürü söz söyledik. Sabah külleşmiş odunların başında uyandığımda gitmişti.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.