11
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1219
Okunma

Akşam oldu mu müdavimleri birer ikişer Le Bourguignon’a gelirlerdi. O saatlerde gündüz müşterilerinin çoğu çekilmiş olur, yeni gelenler yer bulmakta güçlük çekmezdi. Dolu masalar rağbetteydi; boşlar ise yalnızlık anlamına geldiğinden talep edilmezdi.
Gelenlerin hemen hepsinin bir yerlerinden sanata bulaşmışlıkları vardı. Victor güzel hikayeler yazmasına rağmen şair diye anılmaktan hoşlanırdı. Gündüzleri ise bir içki dükkanında çalıştığını biliyordum. Belki de bu yüzden diğerlerinden farklı olarak alkol almaz, sadece kahve içerdi.
Bu akşam onun karşısında oturan Edgar ise alkoliğin önde gideniydi. Kafeye çakırkeyif gelir, gece de birilerinin omzuna yaslanarak eve dönerdi. O da Victor gibi hem öykü, hem de şiir yazardı. Kendisine ne dendiğini umursamaz, ama ısmarlanan içkileri asla unutmazdı. ‘’Sana borçluyum Eugene’’ derdi, karşısındakinin isminin ne olduğuna aldırmadan. İlk yudumdan sonra Victor’a laf atar, bunun üzerine iki eski hasım tartışmaya başlarlardı. Söz düelloları civardaki yeni yetme yazar takımının etraflarında toplanmasına yol açar, onlar da fırsat bulup tartışmaya dahil olmak isterlerdi. Edgar’ın derdi ise Victor’u konuşturmak, onu kekeletip sinirlenmesini sağlamaktı. Bu yüzden de etraflarındaki kalabalığın sözlerine karışmasından hoşlanmazdı. Ama gençler koro halinde Victor’a gülüyorlarsa o zaman da onları kovalamazdı.
Bu akşam yine formundaydılar. Tek başıma oturduğum masadan onları radyo tiyatrosu niyetine dinliyordum. Jean Baptiste yanıma oturmak için sandalyeyi çekince irkildim.
‘’Keyifleri yerinde.’’ dedi, ‘’Kafe için iyi bir gecenin işaretçisi bu.’’
Jean Baptiste kafenin yöneticisiydi. Le Bourguignon onun eseriydi. Uluslararası bir havaalanında bir fransız bistrosu.
‘’Bu insanları nasıl buraya topluyorsun, anlamıyorum. Her akşam üşenmiyorlar mı şehrin diğer ucundan buraya gelmeye?’’
‘’Tek bir trenle buradalar. Masraflı olmuyor. Hem hoşlarına da gidiyor. Köhne şehirden modern cennete geçiş yapıyorlar.’’
Başımı kaldırdım. Metal iskeletin üzerindeki cam kubbeden gökyüzü gözüküyordu. Sonra etrafımızı seyrettim. Sütun dipleri çeşitli bitkilerle bezenmişti. Kafenin bittiği yerde insanlar koşturuyordu. Hemen ötemizde acelesi olan bir dünya vardı ve biz hiç bir şey olmamış gibi modern anlatının nasıl olmasını tartışıyorduk.
Jean Baptiste beni uyandırırcasına omzuma dokunup:
‘’1920 lerde değiliz’’ dedi. ‘’Şehrin içinde, ara sokaklardaki sanatçı kafesi imajı geçmişte kaldı.’’
‘’Buradaki içkileri nasıl ödeyebiliyorlar? Havaalanında fiyatlar malum.’’
‘’Dostlarımın hesapları farklıdır’’ dedi Jean Baptiste. ‘’Önlerine buranın fiyatlarını sürmem. İzninle, çalışanlara kendimi göstermem gerekiyor.’’
O kalkınca etrafıma tekrar baktım. Müdavimler çevrelerinden rahatsızlık duymuyorlardı. Evlerindeymişcesine eşeliydiler. Çoğu bira içiyordu. Ağırlıkla eski tüfeklerden oluşan bir grup ise şarap ya da viski ile demleniyorlardı.
‘’Maden suyu? Sofistike adamın içkisi.’’
Jean Baptiste’in boşalttığı sandalyeye Sue oturdu.
‘’Sen de ister misin?’’ diye sordum.
‘’Sağol, görev başında olmaz’’
Mini eteği, kısa ceketiyle çok güzeldi. Yüzünde muzip bir ifade vardı.
‘’Zaten fazla zamanımız da yok’’ dedi. ‘’Yirmi dakikaya kabinde olmalıyım.’’
Saate baktım; kalkış zamanımız yaklaşıyordu.
‘’Gidelim o zaman. Geçecek koca bir okyanusumuz var.’’
Sue gülümsedi:
‘’Emredersiniz kaptanım.’’
Toparlanıp kalktığımda hala Edgar’ı duyabiliyordum:
‘’Sefalet anlatısının dönemi bitti. Zaten sefaleti yaşıyoruz, niye bir de öyküde okuyalım?’’
Dönüp Edgar’a son bir kez baktım. Elindeki viskisi bitmişti. Sefaleti dibe vurmuştu.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.