3
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
901
Okunma
Bir parkta biter bu hikaye. Meşe ağaçlarının dibinde, parkın en sessiz yerinde. Genç adam yavaş adımlarla uzaklaşır. Yere bakmaktadır. Park çıkışında kafasını kaldırır, bir taksiye işaret eder. Sarı kapının kapanması şehrin uğultusunu bir anlığına da olsa keser.
Geriye gidersek, ama çok geriye, genç adamı tekrar görürüz; gece vakti, bir barda az ötesindeki genç kadını süzerken. Kalabalıkta kadehiyle yürümeyi göze alamaz, onu barmene emanet edip, yavaş adımlarla genç kadına yönelir. Ona bakmaktadır. Yaklaşır, gülümser. Gürültüde onun kulağına ne fısıldadığını bilemeyiz ama söylediği etkili olmuştur. Sohbete başlarlar, bağıra bağıra. Dışarı çıktıklarında konuşacak sözleri değil, sesleri kalmamıştır. Genç adam bir taksiye işaret eder. Binerler. Kapı bu sefer gecenin sessizliğine kapansa da gürültü çıkarmaz. Taksi nereye gitmiştir, bilemesek de tahmin edebiliriz.
Bir yemekteyiz. Güller vardır masada. Dikenli tel misali çifti ayırmaktadır. Sevgililer Günü değildir. Doğumgünü de değildir. Yine de güller vardır masada; dikenleri için özür dilercesine güzel. Suskunluk hakimdir taraflarda. Herkes önüne bakmaktadır. Tabaktakiler soğumakta, kimse farketmemektedir. Zaman da geçmemektedir. Yan masadakiler kahve falı bakar. O falda bu masanınki çıkar. ‘’Ayrılık’’ der fala bakan yaşlı kadın yanındaki kardeşine, ‘’eğer genç olsaydın. Garip...’’
Parka geri geliriz. Bir köşede, meşelerin sessizliği içinde genç adamla genç kadın sohbet ediyorlardır, bağıra bağıra. Birden sesleri kesilir. Bu sefer aralarında bir bıçak vardır, gül niyetine. Ağacın dibine uzandığında hala sesi çıkmamıştır; tek duyulan genç adamın adımlarıdır.