63
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
4350
Okunma

İRİN DOLU YARALAR
İkinci şark hizmetim, Erzurum’a çıktı. Sene 1981. Ülkemdeki belirsizlik tüm hızıyla devam ediyor. 12 Eylül ihtilalı her tarafı kasıp kavuruyordu. Bizim meslekte, görevini hatasız yaparsan, yükün artar eksilmez. Nerede bir aksaklık varsa komutanlık beni
Oraya koşturuyor. Yeni görevim 5 nolu askeri cezaevi müdürlüğü.
Ordu evinde kalıyorum. Mesai mevhumu yok. Gece yarılarına kadar çalışıyorum. Bazen de makam odamdaki çekyat üzerinde elbiselerimle yatıyorum.
Cezaevinin, 184 mevcudu var. Davalar birleştirilmiş. Suçlu, zanlı hepsi benim sorumluluğumda. Ailemi getirmemiş, ortalığın sakinleşmesini bekliyorum. Gecem gündüzüme karışmış, ne doğru dürüst uyuyor, ne yemek yiyor nede kendime bakıyorum. Banyo yapma zamanım bile kısıtlı.
Hapishanede çok sıkı bir güvenlik var. Ziyaretçi yasak, etraftan kuş uçurtulmuyor. Yardımcılarım yüksek okul mezunu erlerdi. Hassas ve riski yüksek bir görev, eşim ve çocuklardan uzak tüm mahrumiyetler içindeyim. Moralim bozuk elimden geldiği kadar ayakta durmağa çalışıyorum.
Erzurum’un çok soğuk günleri, odamda siyah beyaz televizyonu izliyorum. İçeri giren askerim:
“Komutanım size söylemiştim. Yine o adam geldi.
Karşıda bekliyor. Sürekli burayı gözetliyor, dünde gelmişti”
“Kim o”
Pencereden bakınca tel örgülerinin önünde yaşlı uzun boylu birini gördüm.
“Bu kişimi”
“Evet, komutanım bu”
“Ne işi var ki orada çağırın gelsin bakalım kimmiş?”
İçeriye girince altıgen şapkasını çıkardı. Çok üşüdüğü belliydi. Beyaz saçları sakalına karışmış. Altmış, yetmiş yaşlarında biri. Uykusuz ve yorgun hali hemen göze çarpıyordu. Bana bakarak:
“ Adım Nuri Cevher Ordu’luyum rahatsız ettim. Komutan Evlimisin? Çocuğun var mı?
“Evet, amca evliyim iki çocuğum var buyur otur.”
“Çok iyi Allah bağışlasın benimde dört çocuğum var. Birisi buradaymış. Epeydir haber yoktu. Onu görmeye geldim.”
“Otur bakalım amca, bu ne acelen çocuklar bize çay getirin, biraz nefes al. Oğlunun burada olduğunu ne biliyorsun olsa bile, ziyaretçi kabul edilmiyor.”
Nefes alması değişti. Elleri titremeye başladı. Tuttuğu çay dolu bardağını yarı döküyor yarı içiyordu.
Ayağa kalkarken elindekileri sehpanın üstüne koydu. Bende koltuğumdan kalkmış ona bakıyorum. Birden yere eğilerek ayaklarıma kapandı. Ağlayarak:
“Etme komutan sende bir babasın, oğlumu günlerdir arayıp soruyorum. Yemek içmek haram oldu. Gece gündüz yoldayım. Oradadır, buradadır diye arayıp duruyorum. Bak ayaklarına kapandım. Dünya gözüyle bir daha göreyim elini ayağını öpeyim. Anası çok hasta bir haber götürmezsem kahrından ölür. Seninde evlatların var. Benim yerimde olsan sende aynısını yapardın bir saniye görüp helalleşelim. Sakın olmaz deme”
Şaşırdım. İçim ezildi. Nutkum tutuldu. Ellerinden tutarak ayağa kaldırdım.
“Dur amca olur mu? Ne yapıyorsun, beni çok üzdün, lütfen otur sakin ol… Oğlum su getirin amcanın çayını tazeleyin”
Oturduğu koltuğa külçe gibi yığıldı. Bakışları donuk,
Gözlerinden yaş sicim gibi akıyordu. Ellerini yumruk yapıp dizlerine, göğsüne vuruyor. Sesi hüzün dolu nefes almada güçlük çekiyordu.
“Allah aşkına kulun kölen olayım, yalvarıyorum. İnsan evladıysan yavrumu bana göster. Bir saniyede olsa yeter. Veya beni de tutukla yanına koy”
Askerlerimle ben, bu durum karşısında donup kalmıştık. Hepimiz ağlıyorduk. İçim daralmış, dilim damağım birbirine yapışmıştı. Masada su dolu bardaktan biraz içtim. Sesimde titriyordu:
“Amca hele otur ağlama, bak hepimiz ağlıyoruz. Perişan olduk. Biraz müsaade et, elimden geleni yapacağım.”
İnsanım. Babayım. İçim ezilmiş. Yıkık vaziyetteyim. Ne olursa olsun diyerek:
“Amcayı yan odaya götürün oğlunu da bana getirin”
İçeriye yirmi, yirmi beş yaşlarında zayıf kısa boylu biri girdi. Gözlerini kısmış ne var der gibi etrafına bakıyordu.
“Adın Ali mi?”
“Evet”
“Fatsa’ lımısın?
”Evet”
“Baban ziyaretine gelmiş. Yasak ama çok ısrar etti. Kısaca görüş”
“Benim anam, babam yok. Ben onları defterimden sildim.
Ben davamım çocuğuyum. Görüşmeyeceğim.”
Gerildim. Sorularıma küstahça cevap vermesi beni çileden çıkarmıştı. Kan beynime sıçradı. Dişlerimi sıkarak üzerine yürüdüm. İki elimle koltuk altlarından tutarak havaya kaldırdım. Ayakları yerden kesilmiş, debeleniyordu. Duvara yasladım. İkimizde hızlı, hızlı soluyorduk. Gözlerim, gözlerinin içindeydi.
“Şerefsiz, bu adam aylardır seni arıyor. İki gündür bu ayazda dışarıda bekledi. Zorla buraya gelip ayaklarıma kapanarak seninle görüşmek istedi. Sen onu reddediyor, görüşmek istemiyorsun.
Bu nasıl ideoloji bu nasıl düşünce bu nasıl evlatlık sen nesin kendini ne zannediyorsun. Bu yaşına kadar ne yaptın. Sırtlarına kene gibi yapışmışsın, baban getirmiş. Anan pişirmiş. Hayatını kurtar. Eline ekmeğini al işte o zaman davana sahip ol. Savaşını o zaman ver. Bu yaşına kadar, onlara üzüntüden başka ne vermişsin, şimdide duygularını darmadağın ediyor. Diri, diri mezara gömüyorsun.
Benim asabımı bozma baban yan odada seni bekliyor. İçeri girince elini öpüp ona sarılacaksın ben yanınızda olacağım. Eğer yapmaz onu üzersen seni başka yere naklettiririm. Ve anandan emdiğin sütü burnundan fiti, fitil getiririm. Hadi toparlan beraber gidiyoruz.”
Hırsla yere bıraktım. Hiçbir şey söylemedi. Odanın kapısını açınca ayakta duran yaşlı adam, ağlayarak:
“Oğlummm”…
Diye ona bir sarılışı vardı ki, görmek gerekti.
Göğüs kafesini yarmış, yere düşen yüreğinin bir parçasını koptuğu yere yapıştırıyordu. Yeni doğmuş yavrusunu yalayan bir ceylandı. Tutuyor. Öpüyor. Kokluyor, bağrına basıyordu. Kapıyı yavaşça örterken içeriden yavrum, kuzum, oğlum, bir tanem, canım, kurban olurum sana, şükür, yaradanaki, seni gördüm, sesleri geliyordu.
İsyanım büyüktü. Yok, olup bitmiştim. İçimden peş, peşe bir şeyler kopuyordu. Bu hallere düşen gençlere yandım, kavruldum.
Öfkeyle masamdaki telefona sarılıp eşimi aradım. Sesim titriyordu. Çocukları sordum. Uzay okulda, Tolga uyuyor dedi. O, an onları o kadar çok görmek istedim ki. Yanlarında olup,
İkisinede doya, doya sarılıp, koklamak tek isteğimdi…
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.