8
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1665
Okunma
Hasbelkader yazmaya çalışıyorum ama yazdıklarım hangi kategoriye giriyor, doğrusu merak etmiş değilim. Yazdıklarımda yaşadıklarım ve gördüklerim var. Onları, öyküleştirmeye çalışmaktayım, kalemimin döndüğü kadar.
Çok yönlü yeteneğe sahip biri değilim. Yetenekli olsaydım, bir baltaya sap olurdum bu zamana dek. Olamadığıma göre kendimi şişirmenin bir mantığı yok.
Kalemime gelince; edebiyatın gotik, fantastik, polisiye benzeri dallarında başarılı olacağımı sanmıyorum.
Değil yazar olmak;
Elli yaşından sonra benden ne köy olur ne de kasaba. Yine de içimizde bir ukde var ya yazmak için... Işık, pır pır ediyor. Bu ışığı söndürmemeye çaba gösteriyorum. Hepsi bu.
Bu yaşıma dek hep doğal olmaya çalıştım. İçimden geldiği gibi… Memuriyet yaşamım da farklı değildi. Bir kravat, bir takım elbise ile yirmibeş sene tamamlandı. Kravatı da yirmi beş sene önce nasıl bağladıysam, düğümünü hiç bozamadım. Gevşetip taktım boynuma yıllarca.
Bazı şeyler vardır, unutulmaz. Kılıç yarasından da daha derin izler bırakır, insanın yüreğinde.
Bir arkadaşın kinayeli sözleri hala kulaklarımda yankı yapar:
"Kabadayı Edebiyatı yapma!"
Bu önerinin kriterini şu anda yapacak değilim. Sadece bayram arifesi günü izlenimlerimi yazmaya çalışacağım. Sizlerin takdirlerine bırakıyorum: "ne edebiyatı yapıp yapmadığım?"
Bayram telaşındayız. Bayram günleri, bizim için fırsat sayılır. Tezgahtaki malları ne kadar çok satarsak kardır.
Büyük marketler, tıklım tıklım. Alışverişler, canlı.
E! Biz pazarcıların halleri, büyük marketler gibi değil. İşimiz zor da olsa yine de umutlarımız hala canlı.
Sabahın köründe eşimle birlikte yedi metrelik çadırı kurup, tezgâhı açtık. Pazarcı arkadaşlar da benim gibi erkenden pazara damladılar. Müşteriler gelmeden sabahın erken saatlerinde herkes birbiriyle şakalaşıyor, hatta bazıları siyaset bile yapmaya başladılar:
" Evet mi, hayır mı?" tartışmaları.
Hep böyledir, pazarcılar ülkenin geleceği ile ilgilenirler, hükümet kurup hükümet yıkarlar ama bir türlü kendi işlerini düzeltemezler. Hep pazarcı olarak kalmaya devam ederler.
Karşımda kadın külotları satan Erol, tıka basa doldurduğu çuvallardan külotları, çıkarıp gelişi güzel tezgahına fırlatırken dudaklarına iliştirdiği sigarasını geveleyip duruyor, diğer taraftan da anlaşılmaz homurtularla mırıldanıyordu.
Sol tarafına oyuncakçı Serhat, saçının başının dağınıklılığına rağmen kendinden beklenilmeyen kibarlıkla yandaki arkadaşına gülerek bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
Sağ tarafındaki delikanlı Kaan, on iki metrelik çadırıyla tek başına didinip duruyor, yan gözle de beni takip ediyor,biliyorum ki biraz sonra gelip benden okuyacağı romanları getirip getirmediğimi soracak.
Benim yanımdaki, elli beş yaşından sonra pazara başlayan Ayşe abla, az da olsa stresini üzerinden atmak için eşime bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
Tahmin ettiğim gibi Kaan, işini hafiflettirdikten sonra yanıma geliyor, gülerek:
"Romanlarımı getirdin mi?"
İnşallah bayramdan sonraya…"
"Bak kızacam ağbey, ha!"
Kaan’ın beş yıl kodeste yatmışlığı var. Kabadayılık yapmak, esrar, eroin kullanmak, adam yaralamak gibi alışkanlıkları var. Küçük kardeşi Hakan da aynı hastalıklardan(!) kodeste.Kaan’la yaş farkı olmasına rağmen arkadaş olduk. Saygıda kusur etmiyor.
" Ağbey" diye çadırıma gelip dertleşiyoruz. Çadırının altında roman okuyuşlarıma ilgi duyup yakınlık kuruyor, okumak istediğini ama bir türlü elinin değmediğini, bir okumaya başlasa bırakmayacağını söylüyor.
Ona son yazdığım mafya romanını anlatıyorum. Can kulağı ile dinliyor. Hatta roman kahramanını şöyle böyle yaz diye yönlendirmeye çalışıyor beni. Hoşuma gidiyor. Hapishane yaşamından anlatıyor. Geçmişte yaptıklarının yanlış olduğunu söylüyor.
"Gerçekleri,hanyayı konyayı, dostlardan darbe yedikçe öğrendim ..." diyor.
Öğlen saatleri, müşteriler gelmeye başlıyor. Pazarcılar, kendi dünyalarına çekilmiş durumdalar. "Ah şu malı bir satabilsem" telaşındalar.
Güneş kızdırmaya devam ediyor. Orucun son günü. Kimse kimseye karışmıyor.Çaycılar," çay!" diye dolanmalarına devam ediyorlar.
Külotçu Erol’un bulunduğu yerden bağırtılar kopuyor. Her pazarda olduğu gibi; Erol, yanında eşi olan bir adamla el kol hareketleriyle didişmeye başlıyor. Kaan, tezgahından koşup ayırmaya çalışıyor, kavgaya dönüşmesin diye. Nasıl olsa geçer diye pek önemsemiyorum.
Tam o esnada olanlar oluyor.
Ansızın koşup gelen bir kişi, kafayı çakıyor Kaan’ın burnuna. Bir anda curcunaya dönüşüyor orası. Kaan’ın burnundan kanlar fışkırıyor. Beyaz tişörtü kanlar içinde. İçim
parçalanıyor. Koşuyorum yanına. Bana belli belirsiz:
"Ağbey sen uzak dur. Yengenin yanında sana da dayak atarlar, zoruna gider. Kendi işimi kendim hallederim!"
Bu bayram, bana zehir oldu arkadaş zehir!
NOT:
Olay kahramanları gerçek olup isteyenlere telefon nolarını verebilirim.
Yazdıklarım, gördüklerimin teminatıdır,"Kabadayı edebiyatı" adına da olsa.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.