6
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1854
Okunma

Kalkıp da gittiğim uçurumlara bak beni ararken. Sor beni dallara ve yapraklarına çınarların… Ellerinin terlemiş hayat çizgisinde bulamadığın kadar oradayım aslında. Bir sızı başlar ansızın, içimde patlamaya çalışan bir şeyde. Boğazımda düğümleniyor şimdi sensizlik. Ellerimi uzatıp da tutamadığım; yıllar geçip giderken, bir kat daha eskidi çilenin asma kilidi ve paslı bir parşömen gibi tarih müzelerinde seyri âlem olacak sevdam…
Erken uyanmak için kurduğum kum saati; çölleri inletircesine çınlıyor kulaklarımda. Her düşen zerre; bin çığlık yüreğimde. Bir rüzgâr gibi savrulup giderken sonbahar; uzun ve çetin bir kış gelir yerleşiverir üşüyen bedenime.
Ben küçüktüm; horozlu şekerler vardı halkaların üzerinde. Kırmızı elmalara birazda şeker dökerlerdi. Bir de macun diye uyuturlardı bizi; adına ağda denen tatlı şeye. Ne de severdim mereti, ağladıklarım bile olurdu onun için. Şimdi büyüdüm ve başka tatlar geldi onun yerine… Ne yazık ki gelen bu yeni tatları; ağlasam bile elde edemiyorum. Bir yerde tükeniyor insan, eksiliyor, siniyor… Biraz da hayat bizleri sindiriyor sanırım.
Emzikli bir çocuk gibi ayrılmaksızın annemin dizinin dibinden; lunaparka kaçmak gibi okuldan ve yazılıyı asıp, kopya çekmek kadar zevkli bir heyecanla sana koşuyorum. Yollar ne kadar uzak olursa olsun sıla yakındır belki. Bir fala inanmak, bel bağlamak gibi papatya yapraklarına; uzakta kalmış bir müzik notası gibi inleyen mısralarda sen varsın.
……………………………………………………………………………………………………………………………
FMÜ