15
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2991
Okunma

İçinde domates, biber, kabak yetiştirilen bostanları; erik, ayva, armut ve vişne ağaçlarıyla her baharda renk çılgınlığı sunan bahçeleri özlüyorum. İthal kömür isini, egzoz dumanını, fabrika dumanını, gürültü kirliliğini, insanların saygısızca davranışlarını görmek istemiyorum. Onun yerine çürümüş yaprak, nemli toprak, yağmur ve ekmek kokusunu istiyorum. Teknoloji ile problemim yok. Ben teknolojinin mekanik kısmı ile barışığım.
Ancak özel bir ağaç cinsinin suda ıslatıldıktan sonra, günlerce cendere altında tutularak kavislendirilmesiyle imâl edilen, tahta iskemlelerin sıcaklığı ve kuşatıcılığını yeniden icat etmeye kalkışmak ne kadar abes!
Annelerimizin lavanta tohumu ve naftalin ile çeyizlerini emânet ettiği, pirinç kuşaklı ceviz sandıkları, hangi yeni yetme dolap veya mobilya ile mukayese edilebilir ki? Ya radyolar… İnsanda hürmet ve muhabbet duyguları uyandıran, pırıl pırıl cilâlı, goblen göğüslüklü, cam kadranlı, ebonit düğmeli kadim zaman radyoları; üzerinde bir ev hanımının veya genç kızın nice zaman göz nuru dökerek dünyaya getirdiği bir dantel örtüden ayrı düşünülebilir mi?
Siyah beyaz filmlerin giyim, kuşam tarzını hatırlarsanız; dekolteye prim vermeyen mahfuz çizgiler, birbirinden tatlı, şirin ve şık şapkalar, sade ve kibar pabuçlar, dökümlü etekler, herkesin terzisinin stilini temsil eden ağırbaşlı tayyörler ve belki hepsinden daha önemlisi “Hanım” kavramını tek başına temsil edecek kadar vakur o güzel saç stilleriyle zarif hanımlar...
Hepsi beyefendi erkekler. Kruvaze veya spor dökümlü ceketler, ağırbaşlı pardösü ve paltolar; göbekten kemerli ve hafif pleli pantolonlar...
Beylerin kıyafetleri hanımlara oranla az olur. Bir günlük, bir de gişilik (gezmelik) kıyafetleri vardır. Gezmelik olanlar ütülü bir şekilde itinayla saklanır.
Bugünün hâkim modası insanları, elbise taşıyan birer manken olmaya ve insandan ziyade onun çerçevesine yani giyim, kuşama dikkat etmeye yönelttiği için zevkimizi TV’ler belirliyor. Asla giymem dediğimiz şeyleri bugün herkesten önce, moda diye biz giyiyoruz.
Küçük bakkal dükkânlarını, sanki sihir gösterir gibi kaşla göz arasında işini hünerle gören tamirci esnafını, taş kaplı sokakları, tahta ve sabun kokusunu, kalaylı çorba ve hoşaf taslarını, kapaklı yemek sahanlarını, iple çalışan çıngıraklı kapı zillerini, eski siyah telefonları, kanaviçe yastık örtülerini, sevgi ve emek mahsulü dantellerle süslenmiş, kardan ak ‘beyaz işi’ pencere perdelerini, adam gibi selâm alıp vermeyi özlüyorum…
Söyledim ya… Geçmişi özlüyorum.