12
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1977
Okunma

El yapımı olduğu her halinden belli olan, evin arka yüzündeki rafta duran iki çift kundura görmüştüm çocukluğumda. Renkleri bordoya benziyordu, topuklarının ahşap olduğu ise alenen ortadaydı. Sıkça giyilmediklerinden olsa gerek, iyice gevremişlerdi; burunları havaya doğru kalkık vaziyette duruyorlardı.
Hep özenmiştim onlara... Kunduraların durduğu yerin yüksekliği boyumu epeyce aştığından, Vita yağı tenekelerini çaprazlama üst üste koyup onlara ulaşır, zaman zaman gizlice denerdim. Ancak kaskatı kesildikleri için artık sadece rafı süslemeye yarar haldeydiler.
Bazı şeyler ukde olur ya insanın içinde, benimki de öyle olmuştu. Babamdan kundura istediğimde, "Ortaokula gidince alacağım," demişti. Bu sözü aldığımda henüz ilkokula bile başlamamıştım. Zamanla unuttum tabii...
İlkokul bitti, ortaokul serüvenim başladı. Kaydımı, bir aile dostumuzun yardımıyla gizlice yaptırmıştım. Kitap ve defterden yana sıkıntım yoktu; benden iki sınıf önde okuyan erkek kardeşimin kitaplarını ve defterlerinden kalan boş sayfaları kullanabilirdim. Ama ya kılık kıyafet?
Asıl zor olan buydu. Babam, kundura için ortaokulu şart koşmuş olsa da okula gizli kaydolduğum için onun nazarında bir nevi "disiplin cezalı" durumdaydım. Babam, "Büyükleri okudu da ne oldu... Yedi bitirdi, bu da gitmeyiversin," demişti anamı ikna etmeye çalışırken. Ben bunu duyar da durur muyum? Biraz ağlayıp sızlayarak okumak için anamı razı ettim.
Babam da anamın lafının üstüne laf koymazdı bildiğim kadarıyla.
Siyah parlak bezden, "naylon" denen cinsten, belden büzgülü bir önlük dikildi bana. Ne kadar da parlaktı... Yalnız noksan olan bir şey vardı: Önlük tamam, siyah çoraplar tamam... Ama ayaklarım? Ayaklarımda genellikle en sevdiğim renk olan mavi lastik pabuçlar vardı.
Günlük yaşamda giydiğimiz bu lastik pabuçların yadırganacak bir yanı yoktu aslında. Ama ya okul? Okulda onca öğrenci yepyeni, ışıl ışıl kunduralarıyla gezinirken lastik pabuçla olmak biraz zor olacaktı. Yine de kendimi teselli ediyordum: "Sonuçta başarıyı aklımızla kazanacaktık; ayağımızdaki pabuçla ya da sırtımızdaki paltoyla değil..."
Kardeşlerimle birlikte ilçede kiralanan bir evde oturuyorduk. Bizimle aynı köyden olan, hali vakti bize göre daha iyi bir komşumuz vardı. Benimle yaşıt ama beni ikiye katlayacak kadar iri yapılı bir de kızı: Serpil.
Komşumuz Fatma Abla bir gün beni çağırdı. Elinde az yıpranmış bir çift kundura tutuyordu, denememi istedi. İçim gitmişti o kunduralara ama biz birilerinden bir şey alıp yemeye ya da giymeye alışkın değildik. Ne kadar ısrar ettiyse de almadım. "İyi o zaman," dedi, "Annen gelince ona söyleyelim, eğer izin verirse bu pabuçlar senin olur." Serpil çabuk geliştiği için, bir yıl önce aldıkları pabuçlar ona küçük gelmişti. "Çöpe atıp ziyan olacağına bir çocuk sevindiririz," diye düşünmüşlerdi.
Anam ayda bir ilçeye gelir; bize ekmek yapar, erzak getirir, sonra tekrar köye dönerdi. Bu kez gelmesini iple çekmiştim. O gelince izin alınacak ve ben de kundurama kavuşacaktım. Nihayet anam geldi, mesele anlatıldı ve onay alındı.
Artık Serpil’e küçük gelen o kunduraların sahibi bendim!
Ne de olsa benim de bir kunduram vardı artık. Kim tutardı beni? Derslerde her soruya parmak kaldırıp sınavlardan en iyi notu almamak için hiçbir mazeretim kalmamıştı. Başarılı da oldum.
Ortaokul birinci sınıfın dışında, lise de dâhil olmak üzere tüm sınıfları bütünlemesiz geçtim. Serpil de öyle... Liseden sonra birbirimizi hemen hiç görmedik ama ne Serpil’i ne de o kundurayı hiç unutmadım.
Teşekkürler sevgili Serpil, teşekkürler Fatma Abla...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.