11
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
3528
Okunma

Şehrimizde köylü pazarı, pazartesi ve perşembe günleri kurulur. Yaşım elliye dayandı, kendimi bildim bileli böyledir bu.
Haftanın iki günü pazara gelen minibüsler, köylerden aldıkları pazarcı köylüleri, satmak üzere getirecekleri yüklerle birlikte sabahın alaca karanlığında köylerden alır, erkenden şehir merkezindeki pazaryerine bırakır, günün bitiminde yine pazaryerine gelen minibüsler aynı yolcularını bu sefer değişik yüklerle; satılamayan ve geri götürülmek zorunda olan ürünlerle birlikte, köyde ihtiyaç duyulan ve mecburen şehirden temin edilen çay, şeker, tuz, gazyağı, ispirto, lüks fitili, kibrit, el feneri için pil gibi malzemeler ve ara sıra da şehirden sıkılıp köye gitmek isteyen misafirleri de alarak birlikte ağırlardı aracında.
Bazı köyler ayrıcalıklıydı o zamanlar. Ya da bana öyle gelirdi. Köylerin birçoğuna minibüs çalışırken; az sayıda da köye üstü tenteli, kasasına kalaslardan oturak yapılmış kamyonlar, nadiren de motoru önden çevirmeli, demir kolla harekete geçen otobüsler çalışırdı.
Bu otobüslerle yolculuk yapmak da bir ayrıcalık gibiydi sanki. Bir kere kamyona benzemiyorlardı. Tozlu yollarda ağzımıza burnumuza toz, kum dolmuyor, bozuk yollarda organlarımız yer değiştirmiyordu en azından. Hem yolculuk sırasında etrafımızı da seyredebiliyorduk. Ağaçları, çiçekleri, denizi…
Bu otobüsle yolculuk güzeldi güzel olmasına da, her güzel gibi onun da bir kusuru vardı. Rampalara tırmanırken biraz zorlanır, çoğu zaman da su kaynatıverir, yolun ortasında kalırdı.
Bilir misiniz aslında şoför dahil herkes böyle bir olayı dört gözle bekler, sanki çok üzülmüşler gibi “hay Allah, tam da zamanında su kaynattı meret” ya da “değiştir abi sen bu külüstürü” gibisinden yakınırlar, sonra herkes birer birer otobüsten aşağıya dökülür, hızla ağaç ve çalı diplerine doğru kayarlardı…
Sonrası malum…
İhtiyaçlar giderilir, “rahatlamış” olarak aracın yanına geri dönülürdü. Kimi sigara paketinden çıkardığı sigarasını yakar, kimi de tabakasından çıkardığı altın sarısı tütünü parlak sigara kağıdına sarar, yine diğer cebinden çıkardığı muhtar çakmağıyla hararetle yakar ve büyük bir keyifle parmaklarının arasına aldığı sigarayı dudaklarına götürerek, sanki kırk yıllık sevgilisine yeni kavuşmuş aşık edasıyla ya da son arzusunu yerine getiren idam mahkumu gibi dumanı özlemle içine çekerlerdi…
Bu arada motorun eksik olan suyu tamamlanır, motorun iyice soğuduğuna emin olduktan sonra, demir kol dikkatlice yuvasına oturtularak çevirmeye hazır hale getirilirdi. Özellikle biz çocuklar ilgiyle izlerdik bu hareketleri.
Metal kol önce yavaşça çevrilir, motorun verdiği homurtuya göre yeniden ve daha hızlı çevrilerek motorun harekete geçmesine çalışılırdı. Uzun bir uğraştan sonra motor çalışır, önce muavinin, sonra şoförün bağırmalarıyla herkes otobüsteki yerini alır, keyifli yolculuğumuz tekrar başlardı.
Bu otobüsün tek sevmediğim tarafı, doğruca bizim köye gitmeyip, anayoldan geçmesiydi. Mecburen köyümüzün yol kavşağında iner, yüklerimizle birlikte en az yarım saat sürecek yeni bir maceraya yol alırdık, bata çıka tarlalarda…
Her keyifli yolculuk gibi bunun da bir sonu, her sefanın olduğu gibi bunun da bir cefası vardı. Ama biz çoktan razıydık buna katlanmaya.
Ne de olsa hayata gözlerimi açtığım; doğduğum köy vardı yolun sonunda…
… ve bitiminde yine gideceğim köyüm.
Günay Özdemir
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.