Bir peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur. - einstein
kurtoviç
kurtoviç

Kirli Savaş Bittiğinde

Yorum

Kirli Savaş Bittiğinde

12

Yorum

0

Beğeni

0,0

Puan

2391

Okunma

Kirli Savaş Bittiğinde

Kirli Savaş Bittiğinde

Ah,Osmanlı! diye iç geçirdi Abaz.



"500 yıl,her gün bir tane! öldüremedin mi...eksiltemedin mi!Bak kan içinde Bosna.Topumuzu boğuyor katiller,hepimizi istiyorlar." diye düşündü.Çığlık çığlık analar,çocuklar,geçti aklından.Hem korktu,hem utandı düşüncelerinden.Deli mi oluyordu?



Ömürlük komşusu Marko, mesai arkadaşı Marko:"Sana 2 gün Abaz,pazartesi yoksun.Toplan , kaybol." demişti.



Çok gizli bir sır verir gibi. Dostluğu,ölümle takas eder gibi.Sanki o gün farkına varmış gibi.Yeni tanımış gibi.Hatırladı... Öyle ya! Sırp’tı Marko.



Hiç bir zaman korkmamıştı Marko’dan.O gün...İlk defa korktu.Daha da ufaldı küçük gözleri.Gizleyemedi,sebebini bilemediği bir utançla sarmalandı.Tutuldu,tutsak oldu aklı.



Savaşmalı! dedi.

-Kahretsin! Sonuna kadar. Marko ha!

Sonra;

-Kaçmalı! dedi.50’ye vurmuştu yaşı.Çocuklar,Saliha,Cemo,Adem,Ayla için uzaklaşmalı.

Sonra...

-Savaşmalı!
dedi yine...



Eşi Cana’ nın sesi çınlattı ortalığı.Ağlıyormuydu,yalvarıyormuydu,konuşuyormuydu:

-Allah’ın aşkına Abaz çıkalım,çabuk olalım yalvarırım.Her şey kalsın.Çıkamayacağız,öldürecekler hepimizi.



Damadının hazırladığı yarım otobüse sığıştılar.Çabuk hazırlanmıştı Şemsi.Ailesi yumuşak karnıydı hepsinin,yarım aklıydı ve yarım savaşamazlardı.Önce kasabadan çıkmalıydılar.Tam bir kıskaçtı burası.Eşinin ailesini de uzaklaştırmalıydı.



Yarım otobüsü çıkışa yakın durdurdu Sırp faşistler.Ağza alınmayacak küfürlerle yol verdiler,"Osmanlı artığı,Türk köpekleri"ne. Tek kelime türkçe bilen yoktu oysa.

Yeniden hareketlendi araba.

Ah Osmanlı! diye iç geçirdi yine.Hiç düşünmediği şeyleri düşünüyordu.

"Her gün bir tane! 500 yıl! 500 yıl , her gün bir tane öldüremedin mi?"



Dağ köyünün başında durdu araba.Şemsi’nin sesiyle kendine geldi.

-Baba,geceye kadar bu köyde kalacaksınız.Gece Adem’le birlikte orman yolundan...



-Ne oluyor,ne demek! diye bağırdı Abaz. "Cemo,sen,çocuklar" ...dedi.

Saçmalıyor muydu? Ne olacaktı? Marko,Osmanlı,Sırp faşistler...Birden mi yiterdi akıl,yavaş yavaş mı?



Şemsi çok önemli bir şey dinliyormuş gibi bütün dikkatini vermişti kayınpederine.Biliyordu,zor kısmı burasıydı.



-Şehri çıkınca güvende olacaksınız. Biz Cemo’yla birliklere katılacağız.



"Cemo’yla birliklere..." diye tekrarladı Abaz.

Cana’ nın çığlığını duydu sonra:

-Hiç bir yere,hiç bir yere! diye çınlatıyordu ortalığı.

Cemo ile Saliha’yı birbirine yapıştırmışcasına, sımsıkı sarmalamış çınlatıyordu:

-Silahları geri vermedi mi Aliya?Savaş olmayacak demedi mi Aliya?Kimse hiç bir yere...



Saliha,Şemsi’ye sokulmuş pür dikkat dinliyordu anasını.Kararlı bir sesle Abaz’a döndü:

-Ben de kalıyorum baba,Şemsi nerde ben orda.Adem sizi çıkarır buradan.



Şemsi’nin çok korktuğu,çok da şaşırmadğı bir tutumdu.Saliha böyle yapmasa, Saliha olmazdı zaten.İtiraz etmesi daha da zorlaştıracaktı her şeyi.



Abaz,donmuş gibi,tutulmuş gibi,kıpırtısız yaslandığı kapıdan güç alarak tutunmaya çalışıyordu.Ağlıyordu Abaz.Can pazarında çocuklarını pay ediyordu.Bir tane Marko’ya bir tane bana...Bir tane Sırplara bir tane Bosna’ya...Bir tane hayata bir tane ölüme...



Şemsi’ye bakıyordu mahcup,ağlayan,yalvaran gözlerle.Sanki rolleri paylaşılmış bir sahnede herkez oyununu oynuyordu.Cana omuzladı Abaz’ı,kızı Ayla’yla beraber içeri götürdü.İstasyon gibi kullanılan boş bir dağeviydi burası.Aylar sonra, Sırp keskin nişancılara yataklık edecekti .



Abaz ,Saliha’yı ,Cemo’yu ateşe bıraktığını biliyordu.İyi ki vardı Şemsi,diye düşündü.
"Alahamanet çocuklar" diyebildi. "Alahamanet Şemsi..."



Sarayevo’dan Makedonya’ya,oradan Türkiye’ye geldiklerinde,panik halinde,mahcup, sebebini bilemedikleri utangaç duygularla dolu,yarım bir aileydiler.



Kirli savaş bittiğinde,Şemsi’nin iki kardeşi,Cemo artık olmayacaktı.Bosna,Sarayevo, sakat gaziler,kayıplarını arayan ailelerle doluydu.

Kirli savaş bittiğinde,Sırp bölgesinde kalan evini geri alamadı Abaz.Bosna bitikti,yaralıydı,yorgundu.Adem yurtdışında çalışıyor,destek oluyordu Abaz’a.Cana ve kızlarıyla kalmıştı.



Kirli savaş bittiğinde...



Artık ilaçlarlarıyla yaşıyor,yine belli belirsiz mırıldanıyordu:

-Ah Osmanlı! 500 yıl,bir tane...Her gün bir tane...


Paylaş:
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Kirli savaş bittiğinde Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Kirli savaş bittiğinde yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Kirli Savaş Bittiğinde yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
onurumsun
onurumsun, @onurumsun
12.3.2010 20:18:50
Sayfanıza geldiğimde içimi param parça yapan bir öykü okudum ve tam yorum yazacaktım ki, diğer dostların yorumlarını da okumak istedim.

Her yorum her açıklama kendi içinde bir başka soruyu gündeme getirip, soruar sorduurp açıklama yapma gereği hissettrmiş hepimize.

Böylesne önemli bir konuda ben ne söyleyebilirim diye düşünmeli okuyanlar. Ben osmanlıların yaptıklarını değil, sırp kasabının bu gün çıkıp hâlâ (yaptıklarım doğrudur) diye savunma yapıyorsa konuşulacak ve yapılacak çok şeyimizin olduğunun göstergesidir bana göre.

Hikaye baştan sona akıcı. Sade bir dil kulalnılmış olması ise hikayeyenin çok daha dikkatli okunmasına neden oluyor.

Kendi adıma teşekkür ediyorum unuttuğumuz ya da hatırlkamak isyemediğimiz gerçekleri yeniden hatırlattığınız için.

Savaşların olmadığı ve hep barışın olduğu günlerin gelmesi dileği ile saygılar yüreğinize
emine pisiren
emine pisiren, @eminepisiren
11.3.2010 22:59:51
Türklerin yüreğinde yas bitmedi...Hala da katliamlara seyirci olan çok ulusların cinayetlerine tanık değil miyiz?
Dün Asya-da Ahıska-Kazak Türkleri toplu olarak fırınlarda yakıldı...
Ardından Avrupa-nın göbeğinde Bosna-Kosava-nın kan kokusunu koklayanlar, şimdi de hala idamın kalkmadığı ama ülkemize ağır siyasi-ekonomik baskılar sürdüren USA-nın Ermeni Katliamlarını arşivlerinde sakladıkları halde onayladılar...Ki Kuzey Irak-ta hala kana doymayan vahşi emperyalist güçler, Osmanlı zamanında da yok muydu?
Tarih sayfalarını açtığımızda içim acıyarak okuduğum o kadar çok utanç yaşanmış ki...
Burada yazmış olsam sayfalar sığmaz...
Sevgili Kurtoviç,
Ne zaman Kosava-Bosna -Kıbrıs-Gümülcineli ağladığında yüreğim kan ağladı,
Ve oradaki Türklerin yalnızlığı bir farklı sızlatır - acıtır yüreğimi...
Her biri öksüz...
Her biri yetim...
Ve öylesi toprağına bağlı yürekli insanlar ki...
Çanakkale-de destan yazıldı...
Onların adlarını okuduğumda, gözlerimden yaşlar boşanmıştı...
Bizler TEK BİR YÜREK olmuşuz, diye...
Öykünüz bir gerçek yaşam öyküsüydü can dost...
İçimde hüzün toplayarak sayfanızdan ayrılıyorum...
Yarınlarımızda huzur ve barış umuduyla...
Sevgi ve ışıkla
Ağyar
Ağyar, @agyar
30.1.2010 23:02:34
Sayın Çetin Ayrancı, eee ne bu resmiyet yahu
Çetinciğim, “hiç kimse, tarihin bir kesitine damga vurmuş bir imparatorluğu görmezden gelemez” diyerek “Sezar’ın hakkı Sezar’a” yaklaşımınızı takdirle karşılıyorum. Zira “Osmanlı” günahlarıyla, sevaplarıyla tarihe 600 yıllık damgasını vurmuştur. Bunu ne siz 599 yıl yapabilirsiniz, nede ben 601 yıl.

Evet, dediğiniz gibi hamaseti bırakıp tarihten ders çıkarmalıyız, katılmamak ne mümkün. Lakin Avrupa’nın göbeğinde yapılan bir katliamdan, yıkılışının üzerinden nerdeyse 100 yıl geçmiş bir Osmanlıyı sorumlu tuttuğunuzu görünce tarihten ders adına toplama, çarpma, bölme ne kadar işlem varsa yapmışsınız fakat, heyhat ki “çıkarma” işlemini unutmuşsunuz hissiyatına kapıldım. "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" diyesim geldi bir an için. Koskoca Osmanlının her alanda, methedilecek bir sürü düsturu varken bir “devşirme” olayını dilinize pelesenk edip durdunuz. Varsın dediğiniz gibi olsun. O devirde Avrupa’da haçlı zihniyetinin engizisyon zulmünden kaçan insanların Osmanlının merhametine ve beğenmediğiniz adaletine koşulsuz teslimiyetle muhabbet gösterdiği gerçeğini genede kulağınızın bir köşesine küpe edin neme lazım.

Osmanlı eğer ki senin bahsettiğin emperyalist güçlerin sömürgeci zihniyeti ile hareket etse idi değil 600 yıl 60 yıl dayanamazdı. Etnik kimliğine bakmadan sadrazamlık, vezirlik, mimarlık, hekimlik, sanatçılık verdiği tebaasındaki insanların bir kısmını ordu mensubu olarak cepheye sürmesini “köleleştirme” olarak görüp lejyonervar bir statü içine sokmanızı anlamak mümkün değil.

“Üzümkarası” rumuzlu hanımefendiye referans gösterdiğiniz Liman von Sanders'in “Osmanlının son on yılı” isimli kitabı okumadım, içeriğini bilmiyorum. Adından da anlaşılacağı gibi “Osmanlının son yılı” ve yazarı her ne kadar müttefik sayılsa da beraber vazife yaptığı Osmanlı subayları ile devamlı çekişen, bazen hor gören, aşağılayan şöven bir Alman subayı. Varın ne kadar objektif olduğunu siz hesaplayın.
Oysa geride kalan 590 yıl için Osmanlının Türklüğü, resmi dili vs ile ilgili okuyabileceğin bir sürü objektif kaynak mevcuttur. Yeter ki önyargılarından arın.

Selamlar

Son olarak sayın “kurtoviç”in sayfasın amacının dışında işgal ettiğim için kendisinden de özürler diliyorum
Engin Tatlıtürk
Engin Tatlıtürk, @engintatliturk
29.1.2010 15:40:11
Çok çok güzel bir yazı okudum.

Sayın Cetinayranci her zaman tertışma çıkarıyor. Çamur at izi kalsın politikası. Dikkate almaya değmez.

Osmanlıya düşman olanlar aslında bütün Türk tarihine düşman olan kesimlerdir. Az biraz da Cumhuriyetçiliği alıp diğerlerini dışlayanlar.

Türklük isimle olmuyor. Analık bile doğurmakla olmuyor. İnanmak ve sevmek lazım.
Araştırma ve bilgili olmakda lazım.

Tartışmalara girmeyeceğim.

Yazarı kutlarım.
10 Numara.
kurtoviç
kurtoviç, @kurtovic
29.1.2010 13:52:18
Arkadaşlarımın tartışmasını,birazda üzülerek izliyorum.Adı üzerinde "Edebiyat Sitesi" nde çatışma değil ancak paylaşma olabilir diye düşünüyorum.

Kurguladığım öykünün eksenine, halen Bosna'da kızlarıyla yaşayan Abaz dayımı yerleştirdim.
İsimleri değiştirerek canlı tanığı olduğum,inanç ve duygu karmaşasını ,becerebildiğim kadar edebi dille öyküleştirmeye çalıştım.Dünya görüşüm gizlenemeyecek biçimde, en genelde "sol" referanslardır.

Türkiye'de doğdum,Yugoslavya'ya hiç gitmedim.Atalarımın vatanını(Bosna ve Sancak) da "kaybedilmiş topraklar" olarak değerlendirdim.Urfa,Balıkesir,Hatay,Mardin,Rize ne kadar Türk'se oraların da o kadar Türk olduğuna ikna oldum.

Tam burada, Boşnak'lar açısından "Osmanlı"nın bütün sahiciliğiyle belirleyici olduğu tespiti,bana göre ister istemez çıkıyor karşımıza.Öykünün,Boşnak/Osmanlı,Arap/Türk,Sömürge boyutlarına taşınacağını düşünmedim.

Bu nedenle,en azından,Boşnak gözüyle,uzun zaman önce,bir forum sitesinde yayınlanmış,
aşağıdaki yazımla paylaşıma katkı sunmak istedim:
*************************************************************************************
Fatih Sultan Mehmet , Novi Pazar'ı Osmanlı topraklarına kattığında bir tek müslüman evi yoktu.Dolayısı ile Sancak'ta da...Bir süre sonra Novi Pazar'daki ilk tespitlerde10-15 hanenin islam olduğu, bunlarında sonradan yerleştirilen aileler olduğu biliniyor.Karadağ,Sırbistan,Bosna,İlirya halkları yerli nüfusu teşkil ediyor.

Balkanların, Osmanlı'yı imparatorluğa çeviren manivela olduğu hep söylenir.Kendi dönemi içinde muazzam bir ordu ve devlet düzeni olsa bile,ele geçirilen topraklarda kalıcı olmak zordur.Tarih,işgal ettiği topraklarda tutunmayı başaramayan,yağmacı olmaktan öteye gidememiş,vandallarla,barbar ordularla doludur.Osmanlı; Balkan'larda, kilisenin ortaçağ saçmalıkları eşliğinde,Feodal beylerin zorbalıkları,bitmek tükenmek bilmeyen mezhep savaşları ile dayanaksız,katliamlarla içiçe, geleceğinden endişeli halklar topluluğu ile karşılaşmıştır.Kosova yenilgisinden sonra,barbarların vahşet dolu yağma-talan saldırılarını bekleyen halklar ve feodaller,dönemini aşan muazzam bir devlet anlayışı ile karşılaşmışlardır.
Bu devlet anlayışı,Osmanlı'ya Balkan'larda kalıcı olmasını sağlayacak halkı kazandırmıştır.Bu halk Bosna'dır.Kosova savaşına şu ya da bu sebeple Bosna'da katılmıştır,savaşmıştır da...Her iki kilisenin Bosna'ya reva gördüğü eziyetin bıraktığı kalıcı izler,Osmanlı'nın devlet geleneğinden gelen bilinçli tutumu,Bosna'da kısa zamanda "Osmanlılaşma"sürecini başlatmıştır.Bosna halkı kitlesel olarak islamlaşan tek Balkan halkıdır.
Bosna'ya kıyasla,Sırp,Karadağ ve İllir halklarının bir kesiminin islamlaşma süreci yüzyıllara dağılan bir süreçte yavaş,yavaş gerçekleşmiştir.Bu yönüyle "Bosna,Osmanlı'nın Balkan'lardaki ileri karakolu,manivelası" olmuştur.Fatih'in "Pozdravlam svoy dobrog naroda" sözleriyle başlayan ünlü mektubunun muhattabı "Bosna" halkıdır.Doğal olarak kendi dönemi içinde Osmanlı'nın "Boşnak" nitelemesi Bosna halkının bu özelliklerine ithafendir.

Devşirme;kendi anlayışı içerisinde,Türk ve İslam olmayan ailelerin çocuklarının,küçük yaşta zorla alıkonarak,belli kıstaslarla ayrıştırıldıktan sonra,savaşçı ya da devlet adamı olarak yetiştirildiği Osmanlı'ya özgü bir kurumdur.Dinsel kökenini, İslamın "Köle Hukuku" ndan alır.Gönüllü olarak, Osmanlı'nın "Devşirme" kurumlarına çocuklarını veren tek halk Bosna halkıdır.Osmanlı'nın serbest bir biçimde devşirme kurumuna dahil olması için "Özel kanun çıkardığı" tek halk da Bosna halkıdır.Bu sebepten dolayı Bosna, "Öz itibariyle" devşirmeliği reddeden,bu yönüyle"Kültürel" olarak Osmanlı olduğunu söyleyebilen tek halktır.

Bosna halkı gerçekten de Osmanlı 'yı içselleştirmiştir.Bu öyle bir içselleştirmedir ki,Evliya Çelebi, Bosna'yı anlatırken,Boşnak'ları" Kılıçlarıyla yatarlar idi" sözleriyle yüceltmiştir.
1878 Paris Antlaşması ile tek bir kurşun atmadan,Osmanlı Bosna'yı terkettikten sonra,10 yılı aşkın bir süre ile Avusturya-Macaristan ve diğer yerel güçlerle savaşımını sürdüren de Bosna halkıdır.Avrupa'ya"Türk'ten daha Türk" dedirten,Bosna'nın, Osmanlı çekildikten sonraki bu ölümüne direnişidir.

Bütün bunlar Sırp ve Hırvat Faşistlerinin,Bosna'ya çullanmasının ideolojik temelleridir.Sırp "Çetnik" ler ve Hırvat "Ustaşa" lar bu tarihsel niteliklerinden ötürü Bosna'yı,kafatasçı kinleriyle, soykırıma varan kan gölüne çevirmişlerdir.

Bosna halkının katliam yaşamadığı(Bogomil'lik dönemini atlarsak)iki tarihsel süreç var.Bir tanesi Osmanlı Dönemi,diğeri Tito dönemidir."Siz ne Hırvat'lara ne Sırp'lara tabi olacaksınız.Siz Bosna'sınız" diyen Tito'dur."Müslüman" kimliğini tanıyan da Tito'dur.Ancak Sırp ve Hırvat Faşistlerinin "Osmanlı Bakiye'si Bosna'ya" çullanmasına engel olacak zemini oluşturamayan da Tito'dur.Bosna'yı aynı Osmanlı gibi kendisinden sonra,korumasız bırakan da Tito'dur.Bu sebepledir ki Sırp çetnik'ler Partizan'ın ünlü dörtlüğünü şöyle çevirmişlerdi:
Müslimani,müslimani
Doşlisuvi tsırni dani
Nema Tite
Da vas brani
(Müslümanlar,müslümanlar/Kara günleriniz geldi/Tito yok-artık- / Sizi koruyacak)

Bu noktada sorulacak soru şudur:Biz Boşnak'ı tanımlarken,Osmanlı ve Tito dönemlerinde olduğu gibi "Bosna Halkı" olarak mı algılayacağız?Sancak ne olacak? Karadağ ne olacak?Bosna'yı Boşnak kabul ederken,Sancak ve Karadağ'lı müslümanları "Aslında Boşnak olmayan Sırp ve Karadağ müslümanları " olarak mı tanımlayacağız?
Bosna halkı ayrımcılığa tabi tutulurken aynı zamanda Sancak ve Karadağ müslümanlarıda kendi paylarına düşeni almıştır."Boşko Boşkoviç" in öldürülmesi(Ki sonradan Boşko'nun provakasyon yaratmak amacıyla Sırp'lar tarafından öldürüldüğü ortaya çıkmıştır) olayından sonra "Kolaşin" merkezli katliamlar,Karadağ'dan Sancak'a kitlesel göçler,"Paris Antlaşması" sonrası zorla islam'dan vazgeçirilen binlerce aile(Tarihe malolmuş katil Radovan Karaciç'te bu ailelerdendir)Bosna ile birlikte "Boşnaklığı" haketmemişmidir?
Benzer katliamlarla Kosova'da Şiptarlarla aynı sonucu paylaşan ve Sancak köylerine dağılan müslümanlar Boşnak'lığı haketmemişlermidir?

Bütün bunlardan sonra "Boşnak'lar" Türkiye'ye göç etmesinler de nereye etsinler?Yugoslavya'dan Türkiye'ye 3 büyük göç dalgası var:Birincisi "Paris Antlaşması" ile Bosna'dan göçenler.(Ki bunlar Anadolu'nun her tarafına dağılmış, eski göçmenlerdir)En büyük sıkıntıyı Türkiye'de bu dönem göç etmiş Boşnak'lar çekmiştir.(Kurtuluş savaşı öncesi,sırası,sonrası,ilk Cumhuriyet yılları)

İkincisi;1940'lı yıllarda göçedenler ki bunlar eski Yugoslavya'nın her tarafındandır.Bunların arasında Çetniklerle işbirliği yapan komitacılar olduğu gibi,ne Partizan ne de Çetnik saflarında olan,bütün amacı Sancak köylerini her türlü saldırıdan korumak olan apolitik guruplar ve aileleri vardır.(Orhan Kemal'in Cemile romanında anlattığı aile gibi)

Üçüncüsü 1950'li yıllar ile 1960'lı yılların sonuna kadar Makedonya üzerinden göç eden Sancak kökenli ailelerdir.(Benim ailem de bunlardandır.)Türkiye'nin tarihi boyunca belkide en hassas döneminde göç eden aileler bu ailelerdir.Türkiye'nin 1970-1980-1990'lı yıllarının siyasal anaforunda şekillenmiş,yer almış Boşnak gençleri,Türkiye siyasetinde ağır bedeller ödediler.

Bütün bu yaşanmışlıklardan sonra,(100 yılı aşkın uzun bir göç süreci!) Boşnak'ları tek bir kalıba sığdırmak mümkün değil...Tek bir gerçek var oda Türkiye'nin "Anavatan" olduğudur.Atatürk'e, Cumhuriyet'e,Vatana,"Birbirimize" sahip çıkacağız.Bana göre "Boşnak'lık" bu...Başka bir alternatif var mı?...
*******************************************************************************************

kurtoviç tarafından 4/24/2010 3:40:29 PM zamanında düzenlenmiştir.
Haticcay
Haticcay, @haticcay
29.1.2010 13:04:16
''Osmanlı'yı hep yeryüzünün 'en adalet'li imparatorluğu gösteren anlayışı yıkmak hiçte kolay değil'' Cümlenizden bu anlayışı yıkma gibi bir misyon edindiğiniz zaten anlaşılıyor. Türkler'e olan bu düşmanlığınız kin ve nefretiniz nereden kaynaklanıyor? Öğrenebilir miyim? Avrupa'da müslüman kimliğinden dolayı, Kirli planlarla, BM'in göz yummasıyla, Avrupa'dan kazınmak istenen, günümüzden çok uzak olmayan bir tarihte hafızalarımızdan silinmeyecek bir dram bir soykırımdan söz ederken, alakasız bir şekilde ecdadıma kin nefret iftira ile saldırmaya çalışan birine ne derece saygı duyulabilir...
Bir çok ulusla 3 kıtada din dil ırk ayrmaksızın asırlarca hüküm süren Osmanlı Devleti bu anlayışı sebepsiz kazanmamıştır.( Her dönemi böyleydi diye bir iddiamız tabiki yok.) Çeşitli sebeplerle gerilemeye ve çöküşe giden bir devletten söz ediyoruz )
Osmanlı, insanlığın özlemini çektiği üstün erdemlerle kurulmuştur. Temeli insan hak ve özgürlüklerine saygı, adalet, hoşgörü ve bilimdir.
''Tarihsel misyonunu şu veya bu biçimde tamamlamış ve Türk imparatorluğundan çok ( ki imparatorluğun resmi dili bile Türkçe değildi.'' Nasıl böyle bir yalanı yanlışı bu kadar rahat yazabiliyorsunuz? Utanın diyeceğim ama utanmak için insanda yüz olması, vicdan olması gerekir... Neden yıkıldı demişiniz. Yakın geçmişimizden bugünümüze kadar yaşananları düşünürseniz bunu bulmanız hiçte zor değil... Dış düşmanlarımız ve içimizdeki maşalarına ragmen Türkiye Cumhuriyeti ilelebet, dahada güçlenerek ayakta kalacaktır. Bundan hiç şüpheniz olmasın...
(Ayrıca, başka da yazmıyacağım. Sadece altta kısa yorumunuza sıkıştırdığınız yalan yanlış isimlerin birine değineceğim. Arap Faysal Şerif dediğiniz , Mekke Emiri Hüseyin Şerif olmalı... Araplar bize ihanet etti diye birşey söylemiyoruz. Bu bir İngiliz dayatmasıdır. Arap'larada gidip Osmanlı sizi yalnız bıraktı gibi benzer şeylerle aramıza nifak sokmuşlardır.)

''Osmanlı'nın çöküş döneminde Türk olmayan Müslüman unsurlar arasında gerçekten isyanlar başgöstermişse de, bu unsurların bir bütün olarak “ihanet ettikleri” kesinlikle söylenemez. Hatta Araplar söz konusu olduğunda, Osmanlı’ya isyan edenlerin küçük bir azınlık olduğunu, buna karşılık Arap kabilelerinin çoğunun Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla İstanbul'a sadakat gösterdiklerini söyleyebiliriz.

Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, “Arapların ihaneti” söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret eder:

“Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Hicaz’da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916’da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, I. Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun ‘askeri açıdan’ tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği ‘bağımsızlık vaadi’ ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur.

‘Asıl cephe’, önce Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Türkiye’ye sadık kalmıştır... Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.”1
Alıntı
ce
cetinayranci, @cetinayranci
28.1.2010 22:34:28
Sayın üzüm karası,'yuh'layarak,kızarak,'sözüm öna' diyerek gerçeklerin üstü örtülmüyor.Yemende,Balkanlarda,Cezayir'de Libyada ve Arap yarımadasında o dönem neler olduğunu birazda Şöven gözlüklerinizden arınıp incelerseniz belki farklı düşünenlerinde bakış açısına saygınız olur.Sokak Jargonuyla 'Yuh'lamak gerçekleri değiştirmiyor.Tarihsel misyonunu şu veya bu biçimde tamamlamış ve Türk imparatorluğundan çok ( ki imparatorluğun resmi dili bile Türkçe değildi.Edebiyat dili ise Farsça) Halklar birliği bu oluşum yıkılırken bile bir çok sorunu ortaya çıkarmıştı.Bizde resmi söylemlere körü körüne inanmak bir aidet anlayışı olduğu için onu tabulaştırmışızdır.Birileride bizim gibi düşünmeyince 'sevmeyen' ya da 'hain' ilan etmekten başka çare bulamıyoruz.Özünde bu yanlış,acizliğin ve teorik kabızlığın bir yansımasıdır.Hep geçmişi ile öğünen toplumlar,gelecek kurmak için mecali ve perspektifi olmayan toplumlardır.Tarihi, hangi savaşın hangi yılda yapıldığından ve sadece kahramanlıkları yücelten bir lirik anlatımı anlıyoruz.Peki adama sormazlar mı? Bu tabulaştırdığımız Adaletli osmanlı imparatorluğu niye tüm coğrafyalarda ayaklanan ( Hiristiyan ve müslüman) halklarca yıkıldı.Bunların hepsi nankörde bizmi Haklıyız.Hamasetvari söylem ve nutukların arkasına saklanıp demegojilerle kendimizi kandırmayalım.Başka bir arkadaş ise,devşirmelerin diğer batılı ülkelerde de olduğunu söylüyor.Doğru,Fransada Lejyonerlik,ingiltere ve ispanyada sönürgelerin askeri birlikleri vardı.Cezayirde Fransız emperyalistleri CRS timlerini Afrika kökenlilerden oluşturmuş ve mazlum halkı bu birliklerle katletmişti.Şimdi soruyorum.Bir yanlışı,başka bir yanlışı savunmak adına öne sürmek ne kadar samimi yaklaışımdır.Kendi hatlarımızı gizlemek için bir başkasının haksızlığını referans gösremek bizi haklı çıkarmaz,köreltir ve geri bıraktırır.Doğru olan yeri geldiğinde öz eleştiri yapabilme refleksini gelişteirmektir.
Ağyar
Ağyar, @agyar
27.1.2010 20:28:56
Yazıyı okuyunca Nihat Genç'in "Karanlığa Okunan Ezanlar" kitabından Bosna izlenimleri bölümündeki "Nihada" geldi aklıma bir an, hüzünlendim ve insansınlık adına hayıflandım

[Oradaydım, törende! Bu mezarlığa daha önce açılmış toplu mezarlardan cesetler gömülmüş. Mezarların üstlerindeki çimenler yeni fışkırmış, ama şimdi 650 adet yeni mezar açıldı. Hepsinin başında anneler, babalar, yakınları... törenin, namazın bitip tabutların gelmesini bekliyorlar, ama yüzlerce tabutun sahibi yok. Çünkü, tüm yakınları öldürülmüş.
650 tabut yan yana koyuldu.Tabutlarla mezarlık arasında insanlarla bir tünel-koridor oluşturuldu...Tabutlar tünelin ucundan kaldırılıyor ve herkesin elleri üstünden mezarlığa doğru tabut tünelde yola çıkıyor.
Mezarlığın sert çamuru ve yağmur durmaksızın yağıyor...
Hayatımda ilk defa bir seferde bu kadar tabuta el uzattım, hayatımda ilk defa bu kadar tabuta dokundum, ben de bu insan koridorunda sıraya girdim. Her gelen tabuta el atıyor, yanındakine doğru itiyorsun, hafif hafif ilerleyen sıkışmış trafik gibi. tabut taşımaktan kollarım kırıldı. dayan Nihat dedim, birazdan biter.
Yorulan hali kalmamış kollarımı arada bir indirip, hafif kültürfizik dinlendirip yeniden tabutların altına giriyorum, tabutlar bitmiyor...
Hayatımda ilk defa, çocukluğumdan beri merak ettiğim Boşnak dağ köylülerini izliyorum. müslüman boşnak kadınlar aralarında anlaşmış, hepsi beyaz tülbent giymiş. onbinlerce köylü kadını. Hepsi anadolu'nun herhangi bir köyündeki annelerden hiç ama hiç farkları yok. hepsi yakınlarını gömmeye törene gelmiş ve annelerinin yanında, on binlerce genç kız...
Birkaç mezara kürekle toprak atayım derinde düştüm. ama etrafımda binlerce genç kız. her biri ağlıyor, tabuta sarılıp öpüyor, kokluyor, yere yıkılmış, çökmüş, için için gözyaşı döküyor...

Onbinlerce genç kız, ama erkek yok, erkek nüfusu işte gömüyoruz ve işkence hikâyeleri, bu kızlara yapılan gaddar ve manyakça tecavüzlerden yüzlercesini anlatıyor.

Tabutlar hızla ve peş peşe geliyor. yüzlerce tabut hızla ellerinin üstünden geçiyor, yoruluyorsun. arada bir koridordan çıkıp dinleniyorum. Çünkü kollarımda hiç güç kalmıyor, bazı tabutlar kolların güçlü değilse düşecek gibi oluyor, tabut düşer mi, ödüm kopuyor, hemen altına giriyorum. Sağa sola bakıyorum, yardım ister gibi, bazıları da el atsın diye, bütün erkekler tabut koridoruna dizilmiş. Sonuna kadar duracağım diyorum inatla ve mikrofondan isimler söyleniyor; Mehmet, Ramize, Abdullah, Mümin… ve en çok da Nihat adı. Tabutların önünde isimleri yazılı, geldikçe tabutlar önünden okuyorum. ellerimin üstünden geçen tabutların isimlerini okuyup yorgunluğumu unutmaya çalışıyorum. Çocukluğumun mahallesindeki tüm isimler burada, dergideki arkadaşlarımın isimlerini arıyorum hepsinin ismi burada.

Ve nihat ismi ne çok var, kimi tabutlar çok hafif, muhtemeldir ki cesedin sadece bir parçası bulunmuş, bir bacağı ya da kafası, belki kimi bebektir. Kimi tabutlar çok ağır. Saatler geçiyor tabut koridorundan hızla akan tabutlar bitmiyor. az kaldı Nihat, dayan, diyorum...

Gücüm dermanım kesildi ve koridordan çıkmaya karar verdim, o an, tabutun numarası gözüme ilişti, 159!... yani, daha 159'dayız, geride 400 tabut daha var. Kenara çekilip dinleniyorum, yeniden koridora giriyorum, önümden geçen bir tabutun ismini okuyorum: "Nihada" yazıyor...
Tamam, yoruldun ama nihat diyorum, bak, senin ismin, hadi yeniden gir koridora, uzan üstüne Nihada yazan tabuta, diyor, yeniden koşuyorum koridora!...

Nihada'nın tabutu geliyor, taşımakla kalmıyor, okşuyor, dokunuyorum... kimdir Nihada?!...

Nihat genç adımı Nihada olarak değiştirmek istiyorum. Boşnak bir arkadaş buluyorum. Bundan sonra adım Nihat Genç değil, "Nihada Genç" diyorum, mezarın başında tebessüm ediyor, ağbi, nihada burada kızlara verilen ad.. Küçük bir şaşkınlık yaşıyorum, ama vazgeçmiyorum, olsun, adımı Nihada koyacağım, bu küçük kızın adını alacağım...Nihada'nın tabutunu takip ediyorum, önündeki yazıya bakıyorum, yedi yaşında... tabutu nasıl hafif, sanki içinde kuştüyü var, sanki tabut bomboş, sanki Nihada'nın cesedini bulamamış bir eli bir başı belki yalnız ayaklarını taşıyoruz şimdi...

Nihada! tabutun üstünde yaşı, ismi. Yedi yaşında! Sırplar, Osmanlı izlerini yok etmek için savaşı başlattıklarını söylüyor. yani Nihada bir osmanlı izi, son Osmanlı izi... yani, Fatih'in şimdi yaşayan son kızı, en küçük kızı. Ama nihada Cumhuriyet de bilmez, Osmanlı da bilmez....Nihada hiç konuşmamış....Nihada'nın tabutu altına giren yok, o halde, Nihada'nın kimsesi kalmamış... Nihada'yı taşımak için Türkiye'den iki otobüs gittik, bir dahaki sefere yüz otobüs, bin otobüs, yüzbin otobüs gidelim. Anadolu, Türkiye, İstanbul hepimiz gelip Nihada'nın bu sahipsiz tabutunu kaldıralım...

Tabutlar karışıyor, yüzlerce mezarın arasına dalıyor, Nihada'nın mezarını arıyorum. Nihada'nın başında bekleyenleri bulmak istiyorum, belki, sonra gelir onlarla tanışır, Bosna'ya uğradıkça onlara uğrar, Nihada'nın evine girer çıkar bir yakını olurum. Nihada'nın sahibi yok. Nihada'nın tabutunu ben yerleştireyim. Nihada'nın üstüne toprağı kürekle ben atayım. Nihada'nın başında ağlayanı ben olayım. Nihada'nın mezarı etrafında yırtınıp parçalanıp ağlayıp çamurlar içinde kendimi kaybedip paralanayım. Nihada!...

Nihada, senin tabutunu toprağa verebilecek sadece iki otobüs insan bulabildi, burada yoklar Avrupalılar yok, Diyarbakır'a koşan insanlık kurumları yok, Avrupa kıtasının hukuku yok, vicdanları yok, hâkimleri, yargıçları yok...

Bir daha geleceğim bu mezarlığa Nihada! o güzel saçlarını ömrüm oldukça ben çözüp ben bağlayacağım...bir dahaki sefer o güzel saçların bir büyüsün... Örmeye geleceğim.

söz! bir dahaki sefere ağlamaya değil, şarkılar söylemeye geleceğim... Anadolu'dan küçük kız kardeşlerini buraya getireceğim, kelebekler gibi mezarına konacağız... ]

Evet "Nihada" Fatihin şimdi yaşıyan kızlarının en küçüğü idi tüm asaletiyle, Fatihin torunu olmaktan gurur duyup iftihar edecek kadar vefalı, onurlu.

Tebrikler , saygılar, selamlar

ce
cetinayranci, @cetinayranci
27.1.2010 19:35:40
Osmanlı'yı hep yeryüzünün 'en adalet'li imparatorluğu gösteren anlayışı yıkmak hiçte kolay değil.Halkları kılıç zoruyla köleleştiren,çocuklarını ellerinden alıp devşirme askere çevirmek bu adaletin sonucudur.Arnavut İskender bey,Arap Faysal Şerif,Yemende Muhtar hep hain olarak bize öğretildi.Halbuki bu uluslar ( ki ekseriyeti müslüman) özgürlük ve bağımsızlık yolunda mücadele etti.Bize karşı ise ihanet,biz yaparsak Adalet.İşte osmanlıyıda bizide bugün körelten budur.Balkanlardaki Trajedi de osmanlı mirasıdır.Faşist Sırpların Şövenist Büyük Sırbistan hayali ne kadar yanlışsa,osmanlının bunun alt yapısını hazırlayan güç olduğunu kabul etmemekte o kadar yanlıştır.Yazının şiirselliği ise gerçekten güzel.Kurgu ve anlatım ahengine hayran kaldım
Haticcay
Haticcay, @haticcay
27.1.2010 12:33:53
Fikret Bey, Osmanlı'nın gercek yüzü neymiş? Bir zahmet açıklasanızda bizde öğrensek? Bu yazıdan bu sonucu mu çıkardınız pes doğrusu!
ilknur doganay
ilknur doganay, @ilknurdoganay
27.1.2010 12:27:15
10 puan verdi
Keşke savaşlar hiç olmasa, hiç gerek duyulmasa...
Kimse evsiz, barrksız,annesiz, babasız,eşsiz kalmasa... Kimsenin içi ağlamasa...
Geride kalanların , geceleri uykularında aralıksız gördükleri kabuslar devam ediyor.

Anlatımınız güzeldi...
Saygılar ve selamlar
Fikret TEZEL
Fikret TEZEL, @fikret-tezel
27.1.2010 10:14:52
10 puan verdi
İnsanlığın acı tarihi. Osmanlı'nın gerçek yüzü. Tabii muhataplarının da nankörlüğ, kalleşliği anlatılmış.
yaralarımızı deşse de öğrenmemiz ve hatırlamamız, unutmamamız, unutturmamamız gereken gerçekler.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL