31
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2135
Okunma


Büyük torunum on yaşında iken, elimize geçen her fırsatı değerlendirir, birlikte vakit geçirmeye çalışırdık. Mayıs ayının sonu, haziranın başıydı. Bir Pazar günü, birlikte İzmir fuarına gitmeye karar vermiştik.
Torunum heyecanla:
-‘Trenle gidelim anneanne! Ben hiç trene binmedim.’
-‘Tamam trenle gidelim.’
Amacımız eğlenmek… ‘ Neden olmasın’ diye hak vermiştim çocuğa içimden.
-Tamam! Trenle gidelim ama, sabah çok erken kalkmalıyız. Tren erken gidiyor.
Ertesi sabah benim uyandırmama gerek kalmadan torunun kalkmış, birlikte istasyona gidip biletlerimizi almıştık. Trenin gelmesini beklerken, orada bulunan simitçiden birer simit alıp, ayaküstü atıştırırken tren, saat: 6:30 da gelmişti. Torunumun heyecanı anlatılır gibi değildi.
Torunumu tutmasam, trene binmek için onun durmasını beklemiyecek gibi görünüyordu. Trenin koltuklarına yerleştiğimizde, İzmir’e doğru yolculuğumuz başlamıştı. Trenimiz her on dakikada bir duruyor, bazen bir köy, bazen bir kasaba, bazen de tarlaların ortasında küçük bir durakta mola veriyorduk.
Manisa’ya geldiğimizde, Eskişehir’den gelen tren, gelmediği için, bir saat beklemek zorunda kalmıştık. Bu sürede, yarım yamalak yaptığımız kahvaltıyı, burada tamamlamış ve nihayet beklenen tren geldiğinde, biz de yolumuza devam edebilmiştik.
İzmir’e geldiğimizde öğlen olmuş, sıcak iyice bastırmıştı. Torunumun sıcağa falan aldırdığı yoktu. Heyecanla fuar kapısına gelip, görevliden biletlerimizi alarak içeriye girmiş, doğru çarpışan arabalara koşmuştuk.
Önümüzde duran ilk arabaya sabırsızca atlamıştık. Tabii torunum kaptan ben bir yolcuydum. Aman Allah’ım! O ne yolculuk öyle! İçim dışıma çıkıyor. Çarpılmadık yerim kalmıyor. Arabadan indiğimde, keşkek gibiydim. Trende yeterince sallanan ben değilmişim gibi,şimdi de cadıların şatosuna giriyoruz.
Bazı yerlerde, yüreğimiz ağzımıza gelse de mekânın serinliği ile teselli buluyordum. Sonra dönme dolaplara gelmişti sıra. Fuarı kuşbakışı izledik. Torunuma kalsa binilmedik oyuncak bırakmayacaktı ama ben turşu olmuştum.
Karada binecek bir şey kalmayınca sıra su araçlarına gelmişti. Suyun içinde yüzen ördek gibi teknelere binerek, birkaç tur da öyle atmıştık. Eh artık! Fuara gelinir de hayvanat bahçesini dolaşmadan olur mu? En küçüğünden en büyüğüne bütün hayvanları tek tek ziyaret edip zooloji kültürümüzü gözden geçirmeye karar vermiştik.
Sıra keçilere gelince hayretten donakalmıştık. Burada bir deyimin gerçekliğine birlikte şahit oluyorduk. (Keçinin uyuzu, pınarın gözünden içer.) Aşağı yukarı sayıları onu bulan keçiler, çeşmenin yalakları olmasına rağmen, hiç biri yalaktan su içmiyorlardı.
Çeşmenin başına tek sıra olarak sıraya girmişler, çeşmenin kurnasına ağızlarını dayayıp sularını içiyorlardı. Suyunu içen keçi, dönüp sıranın sonuna gidiyordu. Artık gerisini siz tahmin edin.
Vakit ikindiye yaklaşmış, benim, sıcak ve yorgunluktan bir adım daha atacak takatim kalmamıştı. Bir ara torunumun sevinçle bağıran sesini duydum:
-’Koş anneanne! Serinle!
Ne diyor bu çocuk diye etrafıma bakınınca, bir de ne göreyim! Bir kola firması büyük bir alanı çardak gibi kaplamış, çardağın üzerini, varile benzeyen büyük balonlarla süslemişti. Balonların arasındaki borulardan, aşağıya doğru kara benzer sıvı akıyor. İnsanlar serinlemek için altına öbek öbek doluşmuşlardı. Biz de kalabalıkta yerimizi alıyor ve serinliyorduk.
-Oh! Dünya varmış.
Bir türlü cesaret edip, sıcağa çıkamıyorduk ama, eve gitmemiz gerekiyordu. Trenle mi? Yo yo! Trenin adını bile duymak istemiyorduk. Buz gibi otobüs yolculuğu varken… Eve gelince, ben torunuma sitem ediyordum:
-’Bana bir daha sıcakta fuar muar deme! Tamam mı!
Torunum bütün şirinliğiyle:
-Serinlettim ya anneanne!