22
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1444
Okunma


Üç yıl önceydi. Mevsimlerden kış, aylardan aralık. Lapa, lapa yağan kar, tüm Türkiye’yi beyaza bürümüş, doğu illerinde, köylerin, şehirler ile bağlantısını kesmiş, kış, tüm ihtişamı ile “ben geldim” demişti. Muhtar “ bu soğukta evsiz, yurtsuz sokakta kalanlara yardım et Tanrım” diyordu, evin kapısından sokağa adım attığında. Başına şapkasını, eline eldivenlerini, üstüne kalın montunu, ayaklarına çizmelerini giymiş olmasına rağmen, yine de soğuk titretmişti bedenini. “Tanrım, ne kadar soğuk” diye içinden geçirmiş, buz tutan yerlere basıp düşmemek için, yavaş adımlarla, muhtarlığı açmak için yürümüş, muhtarlığa geldiğinde, gözlerine inanamamıştı. Sabahın ilk saatleri olmasına rağmen, kapının dışında, birbirine sarılmış iki genç, çatılardan düşen damlalardan korunmak için, duvara yapışmış gibiydiler. Üstlerinde eski ve yırtık montları, ayaklarında incecik, delik ayakkabıları, yaşları en fazla yirmi gibi görünen, bir genç kız ve bir delikanlı, korku dolu bakışlarla, muhtarlığın kapısının önünde bekliyorlardı. Muhtar, büyük bir çabuklukla kapıyı açmış;
“Hayırdır çocuklar, bu soğukta ve sabahın bu saatinde ne işiniz var burada? Soğuktan donacaksınız, girin içeri”
İki genç tek kelime konuşmadan, kapıdan içeri süzülmüşlerdi. Muhtar, akşamdan hazırlamış olduğu sobayı yaktı. Soba yanar yanmaz, ikisi birden, sobanın verdiği sıcaklıkta ısınmaya çabalıyorlardı. Ayaklarındaki ayakkabılar, üstlerindeki mont gibi yırtıktı. Kızın başındaki örtü, yağmurdan sırılsıklam olmuştu. İki genci sobanın başında bırakıp, tek bir kelime konuşmadan, muhtarlıktan gitmişti. Çocuklar aç olmalıydı. Yan taraftaki kahveden, iki su bardağı çay, pastaneden simit, poğaça, marketten bir kalıp peynir alıp, tekrar geri gelmişti. Muhtar, geri döndüğünde, onları biraz ısınmış ve rahatlamış olduklarını görmüş,yine bir şey konuşmamışlardı. Bu iki genç kimdi? Nerden gelip, nereye gidiyorlardı? Başlarına ne gelmişti ki, bu dondurucu soğukta burada beklemişlerdi.?
“Gelin bakalım masanın başına, karnınız açtır sizin, bir şeyler aldım, tam olarak doyurmasa da, açlığınızı yatıştırır, sıcak çay içinizi ısıtır.”
İki genç, orta yaşlı adamın yüzüne utanarak bakıyorlar, onlar için alınmış olan yiyecekleri alıp almamakta tereddüt ediyorlardı.
“Utanmayın çocuklar, haydi, çaylar soğumasın. Önce karnınızı doyurun, sonra konuşuruz. Siz karnınızı doyururken, ben de şu elimdeki işi bitireyim, olur mu?”
İkisi de utanarak, muhtarın almış olduğu yiyeceklere gömülmüşlerdi. Çaylarını içip karınlarını doyurduktan sonra, yandaki koltuğa geçmişler, mahcup gözlerle muhtarın yüzüne bakıyorlardı.
“Bu soğukta ne işiniz var buralarda, anlatın bakalım gençler?”
Anlatıp, anlatmamakta tereddüt yaşadıklarını hissediyordu muhtar. İkisinin de bakışlarında korku vardı. Muhtar, bunca yıl insanlarla içli dışı olduğundan, onların bakışlarından bile, neler hissettiklerini anlayabiliyordu artık.
“Siz ne olduğunu anlatmazsanız, ben nasıl yardım edebilirim size? Çekinmeyin ve korkmayın benden. Anlatın, neler oldu? Neden bu soğukta dışarıdasınız? Nerden kaçtınız? Neden kaçtınız? Her şeyi bilmek istiyorum.”
Muhtar, önce delikanlıya, ardından kıza baktı. “Ne kadar güzel ve ne kadar küçük bir kız çocuğu” diye geçirdi içinden. Başındaki örtüsünü, sobada kurutmak için çıkartmış, uzun simsiyah saçları, ensesinden aşağılara dökülmüş, kalçalarına kadar uzanıyordu. Gözleri zeytin karası gibi, simsiyah, bakışları ise, korkmuş bir yavru ceylanın bakışlarını andırıyordu. Küçücük bir yüzü, o yüzün ortasına itina ile yerleştirilmiş, küçük bir burun ve dolgun dudakları ile çok güzel görünüyordu. Ya yaşı çok küçüktü, ya da çok gelişmemişti. Uzun boylu ama çok zayıftı. Zayıflıktan, ellerinin damarları dışarı çıkmıştı sanki. Delikanlı ondan daha kilolu, daha iri ve daha güçlü görünüyordu. Onun da simsiyah gözlerinde korku imareleri belirmiş olmasına rağmen, dimdik ayakta durmak için zorluyordu kendini.
“Evet çocuklar, sizi dinliyorum”
“Biz, köyümüzden kaçtık”
“Neden kaçtınız çocuklar? Burayı nerden buldunuz? Nasıl geldiniz? Bana her şeyi anlatın bakalım”
“Biz Erzurumluyuz muhtar abi. Ben, yirmi dört yaşımdayım. Adım Ali. Yanımdaki Nazlı, on dokuz yaşında. Ben üniversiteyi bitirdim. Bu yıl döndüm geri. Nazlı ile çocukluğumuzdan beri birbirimizi seviyoruz. Onu, o kadar kişi istedi ama o, hep beni bekledi. İki yıl önce nişanlandık. Okul bitince de evlenecektik”
“Ne güzel, aileleriniz karşı çıkmamış, nişanlanmışsınız. Neden kaçtınız? Erzurum nere, bura nere? Ne zamandır yoldasınız?”
“Üç gündür yoldayız. Otostop yaparak buraya kadar ulaştık. Paramız, pulumuz yok. Olsa da otobüslere binemezdik. Bizi bulurlardı”
Muhtar şaşkındı. İki aile olumlu karşıladığı halde neden kaçmıştı bu iki genç?. Bu işin içinde bir iş vardı.
“Çocuklar, ne değişti ailenizde? Nişanlı iki genci kaçmaya iten olay nedir?”
“ Töreler Muhtar abi, töreler. Ben okuldayken, benden üç yaş büyük olan abim, bir kaza kurşunu ile öldü. Yengem dul kaldı. Ağabeyimin üç tane çocuğu var. Ağabeyim öldükten sonra, ailem, yengemi bana eş olarak almak istedikleri için, nişanları attılar”
“Yani, ölen ağabeyinin eşi ile mi evlenmeni uygun gördüler?”
“Evet, bizde töreler ne derse o olur. Dul kalan gelinler, evden dışarı çıkmasın diye, bir sonraki kardeşe eş olarak veriliyor. Hiçbir delikanlı, ya da kadın buna hayır diyemeyip, boyun eğiyor törelere ve ailesine“
“Bu nasıl iştir. Yani, çocuklar, amcalarına, baba mı diyecekler? Kadın, kardeşim dediği, kaynının konuna girip, ona eşim mi diyecek? Ya delikanlı, hep abla ve yenge dediği kadını, eşi olarak nasıl alabilecek yatağına? Böylesine körelmiş ve böylesine mide bulandıran töreler, nasıl olur da geçmişten günümüze kadar getirilebilir? Eskiden, delikanlılar savaşa gidermiş. Geride hep yaşlılar ve kadınlar kalırmış. Askere gidenler, senelerce geri dönmez, bazen de künyesi gelirmiş baba ocağına. Kadınlar sahipsiz, kimsesiz kalmasın diye, görünüşte evlilikler yapılırmış. Hani “bir erkeğe, dört kadın” anlayışı var ya? O bile, savaş zamanlarında ortaya çıkmış. Kadınlar, sahipsiz, kimsesiz kalmasın diye, kendi hanesine alırmış geride kalan beyler. Oysa şimdi böyle mi? Ne savaş var, ne askere giden senelerce kalıyor. Eşi ölen gelin, baba evine dönmediği sürece, o evin gelini ve kızıdır. Çocukları ile birlikte, kayınbabası, kayınları, kayınvalidesi sahip çıkar çocuklara ve geline. Bu nasıl bir anlayış? Anlamıyorum..! anlamıyorum..!”
“Biz gençler, ne kadar okursak okuyalım, ne kadar öğrendiklerimizi ve bildiklerimizi anlatırsak anlatalım, büyüklerimizi inandıramıyor, onları ikna edemiyoruz. Takılmışlar hurafelerin, köhnemiş, töre denen insanlık dışı geleneklerin peşine gidiyorlar. Töreler yerine getirilsin de, gençlere ne olursa olsun umurlarında değil. Çünkü, kendileri de törelere boyun eğmiş. “Böyle gelmiş, böyle gider” mantığını yürütüyorlar. O benim yengem, ablam diyorum, anlatamıyorum. Yengem “o benim kardeşim” diye, iki gözü iki çeşme ama kimse ne gözyaşına bakıyor, ne acısını anlıyor. Yengem, Nazlı ile birbirimizi sevdiğimizi biliyordu, onun için bana yardım etti. “ Sen benim kardeşimsin, nasıl seninle evlenebilirim. Nazlı’yı alıp kaçın buradan” dedi. Biz de, Nazlı ile yollara düştük ve şimdi buradayız. Benim ve Nazlı’nın ailesi peşimizde. Buldukları yerde, ya öldürürler, ya da ikimizi geri götürüp, beni yengem ile evlendirirler. Bize yardım edin ne olur. Bizim nikâh kıymamız gerek acilen. Belki o zaman bir şey yapmazlar”
"Burayı nasıl buldunuz? Kim gönderdi sizi buraya?"
"Kimse göndermedi. Son bindiğimiz kamyonun şöforü, bu mahallede oturuyormuş. Bir saat önce indik arabadan. Kapıda, muhtarlık yazısını görünce, yardım edebileceğinizi düşündük. O nedenle burada bekliyorduk"
“Anladım çocuklar.Size elimden gelen her yardımı yapacağım” demişti muhtar. Önce nikâhını kıydırmış, ardından, Ayşe’ye yaptığı gibi, onlara da, o mahalleden küçük bir ev tutmuş, o eve yerleştirmişlerdi. Ali, üniversite mezunu olduğu için, hemen iş bulmuştu. Ali’nin ailesi, onlara ulaştığında, Nazlı hamileydi. Nazlı’nın hamile olmasını bile önemsememişler, oğullarının geri dönüp, yengesi ile evlenmesi gerektiğini, eğer kabul etmezse öleceğini söylemişlerdi. Ali, tüm gücü ile karşı çıkmış “hayır” demişti. Mahalleli de onların yanında yer almış, ailesini bir daha oraya gelmemesi konusunda uyarmışlardı.
Ali ve Nazlı, hâlâ o mahallede oturuyorlardı. Ali, özel bir şirkette, şube müdürlüğüne yükselmişti geçen ay. İki yaşında, güzel bir kızı vardı ve çok mutlu idi Nazlı ile. Oysa, kızı Yasemin, bu olayların hiç birini yaşamamıştı. O zaman, neden ailesinden gizli bir nikâh kıymıştı?
Devam Edecek
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.