7
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1353
Okunma
Bazı akşamlar el ayak çekildikten ve ben pencere kenarına seyirtip yoldan gelip geçenleri izlemeye başladığımda aklıma hep şu soru gelir, neden şiir?
Diğer bayanlar gibi elime bir örgü alıp ya da bir dantel işlemek dururken, onun bunun dedikodusuna kulak verip çay saatlerinde laf kalabalığı etmek, akşam ne yemek yapsam kaygısının yanında çocuğu parka götürüp oynatmak ve alış veriş listesinin kenarına yapılacak diğer işlerin düşülmesinin yerine neden şiir?
Şiir, aslında boyun eğmekti. Sözcüklerinin gücü karşısında çaresiz kalıp el pençe divan durmaktı. Mısır firavunlarının piramitleri yaptırmak için çalıştırdıkları köleler gibi şiiri oluşturan mısralara kelime taşıma işçiliğiydi şiir.
Bambaşka bir âleme gidip oradan uygun keliemeleri seçip uygun yere yerleştirme işçiliği.
Her gece uykundan huzursuz bir efendinin sesini duyar gibi yatağından fırlayıp kelimelerin buyruğunu dinleyip kör karanlık gecede kafanı patlatmaktı, şiir.
Ruhumun derinliklerinde sakladığım, hayata ve kendime karşı savaşlarımın meydana çıkması ve var gücüyle fethedilmek istenen bir kale gibi savunmak zorunda kalışımdı.
Hayatı ve insanları anlama yolunda belki de bir fenerdi, şiir. Sonu gelmeyen bir labirentin içinde yolunu bulup çıkmaya çalışmaktı.
Belki de Yusuf’un zindanda duası, Züleyha’nın gözyaşı ya da İbrahim’in bıçağı altına yatan İsmail’di şiir, en önemlisi de sabrın mihenk taşı olan Eyüp peygamberin kurtlanmış bedeniydi.
Şiir arayışsa; ben arayandım. Şiir; sorgu ise; ben sorgulanandım. Şiir; gök kubbe’de hoş bir seda ise ben bu sedanın dudaklarıydım.
Şiire gönül vermek kendi çölünü içinde taşımaktı. Mecnun’un düştüğü çölleri modern zamanda kaldırımlarda aramak değil, kendi içinde derin yolculuklara baş koymaktı. Ferhat’ın deldiği dağı gözlerinde taşımak; her kelime de o dağı bir delik daha açmaktı.
Peygamber’in hırkasını her an sırtımda hissetmek; Mekke kapısına asılan şiirin bir mısrasını da ben dizmek isterdim. Uyuduğumda rüyama giren turnaların “ezelden yazmaya başlayan kalemden” bir damla getirmesiydi şiir.
Çocuk neşesiyle çıktığım yolda, olgunlaşmanın âlametiydi; şiir. Depremden arta kalan yanım, “yağmurdan sonra başak” gibi başarımdı.
Şiir aslında yazılmaz; şiir bir hayat şeklidir. Farkında olmadan yaşanan.
Şair, mısralardan örülü dünyada elinde bir feenr, yol aydınlatmaya çalışan, kendi gitmeye çalıştığı gibi arkasından gelenlere yolu gösteren hem kılavuz hem de misafirdir.
Anlıyordum ki şiir yazmak, o denli kolay değildi. Her mısrada kendinden önce gelen medeniyetlerin paslı ve tozlu raflarda çınlayan seslerini duymak, benden sonraki medeniyetlere zerre “gerçek” bırakmaktı, yalandan örülen. Şairlerin yalan söylemeye hakları vardı ve bu haklarını çocukların şekeri tadına boyamaları boyunları borçtu.
Hangi acıyı, hangi neşeyi dile getirirse getirsin; şiir yaşamın ta kendisiydi. Asırlara meydan okumaya çalışan matbu harflerin içine hapsolan.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.