Kadın; Annesinin karnında bile oynatabiliyorken ayaklarını, şimdi sadece göz kapaklarından konuşabilmek, ölümün yıkanmamış haliydi belki de. Gözlerinden yanaklarına düşen her damla yaş, birer ateş topu gibi yakıyordu içini. Artık, yuvasında tüyleri bitmemiş ve uçmaya acemi yavru kuşlar gibiydi küçük bedeni. Lal kesilen dili dönse, sadece ‘lütfen beni öldürün! Çekin şu üzerime ağırlık gibi duran fişlerimi diyecekti. Etrafında gördüğü her nesnenin yabancısı olduğunu ve her yüzün sadece acıyarak ona döndüğünün farkındaydı. Zamanın, hangi takvim aralığında yapraklarını düşürdüğünün ya da saatlerin ölümden sonraki, kaçıncı zilini çaldığının farkında değildi. Kesilen saçlarından ve hiçbir noktasını hissetmediği bedeninden, toprağa ekilen kuru bir dal parçasının, meyve verme umuduna filiz olmaya çalıştığını anlamıştı. Yaşamanın hiçbir amaca ulaşamayacağı ezber iken beyninin vitrinlerinde, ölüme karşı gelmek, inadına direnmek için bir sebebi olması gerektiğini düşünüyordu. Etrafında, gözyaşı mendilleriyle dolaşan insanlar onun acısını daha katlıyordu. Ama tesellisi ya da tecellisi olamıyordu çizgilerinin.
Gözlerinin önünden, geçmişe dair belirsiz kareler canlanmaya başlamıştı. Uçsuz bucaksız buğday tarlalarının içinde koşarken, ayak izlerinden eğilen başakları bir daha dokunmayacaktı belki de. El süremeyecekti hiçbir zaman o çok sevdiği sarısına papatyaların. Avuç içleri duaya bile duramayacak kadar teslim olmuştu yalnızlığa. manaların arayışında boşlukların uçurumu nice intiharlar istemin iskelesinde bir damla olunabilinse deniz coşar ah olunabilinse bir damla deniz taşar şimdi bilinçaltının silinmeyen notasında tek bir durak vardı. Adını dahi sayıklamaya cesaret edemediği, gidişlerinin ardında sancılar bırakan adamın, içine bıraktığı nefesleri sıkı sıkıya içinde tutup o nefesle yeniden can alabilmek. Merakını ve duyduğu aşkın ızdırabını yeniden keşfine çıkıyordu. Bir daha hiç büyümeyecek düşlerinin mülteciliğine sığınıyordu. Kalbine yerleşen bu küçük düşünce bile parmaklarına düşen kıpırdayışlarına yansımıştı. İlk kez kendisine bakan yüzlere bir tebessüm bırakmıştı.
Adam;
Üzerine çevrilen her göz, bir namlunun ucundan fırlayan ateş çemberini andırıyordu. Nefrete bulaşan mimiklerin kargaşalığını ve kendini suçlu hissettiren düşüncelere, sürükleyen bakışların anlamını, kavramaya çalışıyordu. Kulağına söylenen itiraflar, teşebbüsüne yeltendiği bir cinayetin, muhtemel katili olduğunu yüzüne şamar gibi vurmuştu. Kalbinin üzerine bırakıp yumruğunu, hayat damarlarını durdurmak için saniyelere yükleniyordu şimdi. Vicdanı, sabrı ve yarım kalan sevdasının sorgulamalarıyla yüzleşme zamanı gelmişti. Yüreğine, dar bir mezarı andıran hastane koridorlarında, üzerine bir linçe yürüyecek kadar öfkeli bakışların çemberiyle aceleci adımlarının şaşkınlığına dolanıyordu. Her adımında, bir kentin ışıkları kesiliyordu kalbinin. Söze dönüşecek kelimelerin çaresizliğini ve üzerinde ilk kez taşıdığı bu karamsarlık cübbesinin içinde, boğazında çıkmak bilmeyen harflerin hıçkırığında ağlamaklı bir çocuk nidasına bürünmüştü gözleri. Bütün sert bakışları katarak yolculuğuna, kadının yatmakta olduğu odanın kapısına doğru ilerledi. Söz aksanını unutmuş, sadece mimikler konuşacaktı bu yüzleşmede. Diz çöküp yatağının ucuna, sıkıca ellerinden tutarak bir tapınmanın eşiğinde secdeye duruyordu gözleri. Öyle çok söylenecek şey vardı ki şimdi ama sadece gözyaşı ve acı diye bir dilin rehberliğine soyunmuş dilleri. Ey! filozofça düşünüp yüreği çılgınca atan susarsa rüzgar yorulursa yağmur kuraklık mevsiminde kalırsa sevgi ecel yanaşırsa devalara tılsımını serpiştirip naçarlığa sonsuzluğa akan bir nehir olur musun? Sözler yerine ulaşmadan, kadının her yanını bağlayan makinelerin çıkardığı alarm sesleri ve ölümün habercisi çığlıkların yankısı dolaşıyordu odalarda. Yeniden suskunluğa kapanmıştı kalbinin duvarları. Şimdi saçlarını çekiştiren cümleler daha öfkeliydi. Adam kendini bir anda kendine çevrilen bir silahın gölgesinde bulmuştu. Atılan tek kurşunla, kanlar içinde kalmış. Ve olduğu yere yığılmıştı. Yüzünde vicdanının rahatlatıcılığı ve aynı öyküde rol oynamanın kahramanlığına soyunmuş bir oyuncunun acı tebessümü vardı. Ölüm bu büyük sevdayı ayıracak kadar zamansız bir yolculuğun seyrinde kendine bir pay çıkarabilir miydi? Acılar denizine dönen bir hikâyede, mutluluğa bir başrol düşme ihtimali ne kadar yakın olabilirdi?
Devam edecek…
Faik Danışman
Paylaş
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazınız çok ilginç ama yazınızdaki resim için aynı şeyi söyleyemem.Artık intihar sözlerinden vazgeçsek diyorum. Yaşamak çok güzel yüreğim pır,pır atmakta daha yapacaklarım var bana tanınan yaşam zamanında. Saygılarımla
bak ben kayboldum aşkın naçarlığında...hani gözü karaydı aşkın.paydos düdüğü zamansız çalmayacaktı hani.. peki kim ödeyecek bu bedelleri..aşkın perçemlerini kestin..hatta saçlarını...ama aşk..her hali ile can yakıcı... ölüm vahşeti bile yumuşuyor anlamında sarılınca aşka...
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.