Nerede o eski
bayramlar diye başlayıp devam etmek istemiyorum. Artık böylesi cümleler gençlerimize ilginç gelmemekte ama ben yinede onların hoşlanabileceği daha doğrusu tüm okurları ilgilendiren bir konuya değinmek istiyorum.
Ben size şöyle bir soru sorsam acaba ilk anda yanıtlarınız ne olur?
“Haftanın 6 günü beraber olduğunuz iş arkadaşlarınıza ya da komşularınıza 7. günde de tahammül eder misiniz?”
Kiminiz anında “yok canım olur mu öyle şey” dediniz kiminiz de “ yok valla hiç tahammül edemem” dediniz. Yada daha b
aşka yanıtlar verdiniz.
Geçtiğimiz günlerde bir
bayram daha yaşadık. Kendi ailemiz dışında kaç arkadaşımıza gittik, uzak veya yakın. Kaç komşumuza gidebildik?
Bir an
çocukluk yıllarımı anımsadım. İnsan kaç yaşında olursa olsun
çocukluğuna dönmek, o günleri yaşamak hep mutluluk verir. O yıllarda cumartesi günleri de iş günüydü ve sadece Pazar günleri tatildi. Annem ev hanımıydı. Babam sabahın 7’sinden akşam 7’ye kadar çalışıyordu. Kalabalık bir iş ortamları vardı. Nereden bakarsanız bakın hergün 12 saat arkadaşlarıyla birlikte oluyordu.
Cumartesi akşamları iple çekiliyordu, haftanın yorgunluğunu atmak için. Şimdiki gibi ilk tatil fırsatında bir yerlere kaçamak tatil yapmaya gidilmiyordu.
Cumartesi akşamları akşam yemeği yendikten sonra ailece,
çocuklar da dahil olmak üzere
gece ev gezmesine gidilirdi. Sırasıyla kimin evinde toplanılacaksa o eve giderdi tüm iş arkadaşları ailece.
Havanın soğuk veya sıcak olması hiç etkilemezdi gezmeleri. Hiç unutamadığım bir anım vardır. İlkokul 3. sınıftaydım. Kırklareli’nin meşhur soğuk kış
gecelerinden birisi. Yerler 8-10 santim buz. Soğuk yerinde. Şehrin bir ucundan diğer ucuna gezmeğe gidiyoruz. Ablam
annemin elinde, ben
babamın. Yollarımızın kambur kumbur olduğu bir
zamanda o buzların üzerinde yürümek şimdi buz pateni yapmaktan daha zor ve maharet isteyen bir durumdu. Zayıf ve çelimsiz biri olarak yürürken nereye bastığımı bilemediğim buz kütlesi üzerinde birden bir kaydım ve
babamın elinde olan elim kurtulup sırt üstü yere düşüverdim. O düşme anında gerçekten gökte
yıldızların dans ettiği ve şimşekler çaktığının gerçek olduğunu anladım. Düşmeyle birlikte
yıldızlar gözlerimin önünde yarış etmekte ve oynamaktaydılar sanki. Demek bu deyim doğruymuş.
Sonuçta gideceğimiz eve ulaştık. Evlerimizin odaları epey büyük oluyordu. Bir odaya
anne babalar, bir odaya da
çocuklar doluşurdu. Anne
babalar saatler süren konuşma ve
muhabbetler sonrasında
çocuklarda aynı odaya davet edilir ve ortak oturulurdu.
Çocuk odasında bizlerin bilgisayarları atarileri olmadığından amiral battı, isim, hayvan, şehir, eşya bulma oyunları oynardık. Kelime oyunları yapardık. Tabii bu arada patlamış veya haşlanmış mısırlar, meyveler yenirdi. Hele o soba üzerinde pişirilen kestaneler…
Gecenin ilerleyen saatlerinde bizlerde büyüklerin odasına alınır ve ortaklaşa tombala oynardık. Aman ne eğlence, ne kıyamet. Tombala biter ardından mendil bulmaca oynanırdı. Büyük büyük insanlar ve biz oldukça büyük bir çember oluştururduk oturduğumuz yerde. Ebe olan hoplaya zıplaya arkalarımızda dolanırdı. Verilen cezalarda çok ilginç olurdu. Ama sonuçta yaşı başı yerinde büyüklerimizde bizlerle
çocukça oyunlar oynayıp
çocukluklarını yaşarlardı.
Buna benzer toplulukla oynanabilecek ne varsa yapılırdı ve sıcacık odalarda
gecenin ilerleyen saatlerinde çıkılıp vedalaşıldıktan sonra evlerin yolu tutulurdu. Büyüklerimizin aklına ne üşütme, ne nezle nede farklı bir şey gelirdi. Buz gibi havada hoplaya zıplaya evlerimize gelirdik.
Bu anıyı geçtikten sonra öze gelmek istiyorum.
Haftanın 6 günü en az 12 saat birlikte olan insanlar yinede ne bulup konuşurlardı. Hiç mi birbirlerinden bıkmazlardı?
Oysa şimdi az saatler birlikte olduğumuz insanlarla bile görüşmez olduk. Bayram seyran boş şeyler oldu. Birbirimize yürekten “merhaba” bile diyemez olduk. İşte bu yüzden ben bazen
çocukluğuma dönmek,
çocukluk günlerimi ve
çocukluğumu yaşamak istiyorum şimdi bile….