HAZIR NUFÜS CÜZDANI VARYA
1960 ihtilali yeni olmuş. Her yerde izleri var. Sokakta silahlı devriye gezen askerler görüntüsüne alıştığımız,kaba cemselerin caddelerde dolaşması,
çocuk yıllarımın acımı, tatlımı, anılarıydı bilmiyorum… İlkokul beşinci sınıftaydım. Semahat ablamla beraber gittiğimiz okul Numune adını taşıyordu. Daha sonra Selçuk,ilkokulu oldu. Şimdi ise çifte minarelerin restore edilmesiyle, tamamen ortadan kayboldu. Nur içinde yatsınlar öğretmenim İlkin Karahan’la baş öğretmenimiz Makbule Yurder’i unutamadığım çok saygı değer insanlardı. Müdürümüz koridorlarda göründüğü an…….. hem çok korkar hem de çok severdik. Meslek aşıklısı insanlardı. Analarımızdan çok sever. Babalarımız dan çok sayardık. Gerçek Cumhuriyet öğretmenleriydi. Yıkanmaktan rengi solmuş
siyah önlüğüm yana dönen bir türlü yerinde durmayan
beyaz naylon yakalığımla tenefüste arkadaşlarımla oynayıp, koşturduğum bir anda hademe Halil amca…
-Müdür seni çağırıyor…… deyince donup kalmıştım.Ter içindeydim kıp
kırmızı kesilmiş hem ürkmüş hem de çok korkmuştum. Merdivenleri çıkıp müdürün kapısının önünde durdum. Terimi silip küt, küt atan kalbimle kapısını yavaşca tıklattım.
- Gel ... sesi beni bitirmişti. İçeriye girince müdürümüzün o azametli halini yan koltuklarda oturan elleri silahlı jandarma erlerini hiç unutamam. Titreyen ayaklarımla masanın karşısına hazır olda,
- Buyurun efendim beni istemişsiniz dedim ya… gel bana sor saniyeler yıl olmuştu. Müdürümüz ayağa kalkarak beni omzumdan tutup,
-İşte. Aradığınız asker kaçağı bu gördünüz mü? Diye gürledi. Jandarmalarla ben donup kalmıştık. Boş gözlerle ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Şaşıran sadece ben değil jandarmalarda aynıydı. Ast subay bana baktı…
-
Allah ,
Allah olmaması lazım nasıl olur? diye devamlı söyleniyordu. Müdürümüz…
- Git
babanı acele buraya çağır. Nasıl odadan çıktığımı merdivenleri üçer beşer atayarak indiğimi koşarak Cumhuriyet caddesinden
babamın
dükkanına gittiğimi hatırlamıyorum. Telaşla ter içinde kesik, kesik soluyarak….
-Baba… Baş öğretmenimiz seni çağırıyor yanında silahlı askerler var. Şaşırıp korkan
babam…
-Ne oldu? Niye? Derken bayağı tedirgindi.
-Bilmiyorum?
baba ben asker kaçağı imişim. Seni hemen istiyorlar.
Koşar adımlarla nefes nefese kalan
babamı okulun merdivenlerinden çıkarken altıgen şapkasını ellerinde tutup, müdür ve jandarmaların yanında biçare duruşunu hiç unutamam. Titreyen sesiyle anlatmaya başladı.
1943 senesinde doğup 1948 senesinde kuş palazı hastalığından ölen bir oğlum vardı. Nüfustan düşürmedim. Aynı yıl bu oğlum doğdu. Bununda adını onun adı olan Tacettin koydum . hazır nüfus cüzdanı var. Erkek
çocuk oldu. Her şey hazırdı köyden kim gidip kayıta aldıracak cahillik bu hocam bilemedik… Dinleyen herkes gibi bende çok şaşırmıştım. Zılgıtı ağır bir şekilde yiyen hiç ses çıkarmadan dinleyen
babam.
- Peki efendim hemen şimdi deyip acele odadan çıkışını hala bugün gibi hatırlarım. Yıllar sonra AZİZ NESİN’ İN YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ. Filmini televizyonda izlerken bende tatlı bir hatırası olan kısmen bu hikayeye benzeyen b
ölümlerini hep yaşamımdan bir kare olarak hatırlar acıyla karışık tatlı, tatlı
gülümserim.