9
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1548
Okunma

Benim aşktan anladığım…..
Bana soruyorlar; “Sen aşkı bilir misin? Sen hiç aşık oldun mu? Kaç aşk yaşadın?
Ne tuhaf sorular bunlar!
Evren aşktan yaratılır, her şey aşkla döner, her oluş aşkın ürünü olur da ben nasıl aşkın dışında kalırım?
Asıl soru şu olmalı;
“Sen hiç aşksız kaldın mı?
Sen aşkın neresindesin?
Aşk bilincin açık mı?..vs…vs.."
Baktığım her yerde ve her şeyde aşkı görmek, aşkı yaşamak, aşkın varlığını duyumsamak değil midir yaşamın gerçek anlamı?
Bir bahar sabahı işe giderken küçük bir su birikintisinde sevimli çırpınışlarla yıkanan birkaç serçeyi seyretmenin nasıl bir aşk olduğunu nasıl anlatabilirim?
Bir annenin kucağında minik yavrusunu emzirişini, sevişmesini izlemenin nasıl bir aşk olduğunu, bir timsahın yeni yumurtalarını çatlatıp yaşama göz açmış yavrularını o korkunç, ürkütücü ağzına merhametle alışına, yavruların -ne zaman nerede öğretildiyse- annelerinin ağzına doğru tırmanmaya çabalamalarına aşık olmamak mümkün mü?
Bir kuşun uzaklardan toplayıp ağzında taşıdığı yiyecekleri gözü açılmamış, saydamlığından minik yemek boruları gözüken o zavallı yavruların ağzına aktarışına aşık olmamak olası mı?
Dağların doğruklarından süzülen bulutları, sisleri bir sevgili gibi bağrına sarışına, bulutların, sislerin doruklara sevdalı sarılışına… Güneş ışıklarının bu sevdalı sarılışın arasından süzülüşüne, renklerini aşkla bulutlara, dağlara, ovalara, gökyüzüne yansıtışına…
Koca bir kayayı çatlatan suyu doğaya, insanlara ulaştıran güç aşk değil de nedir?...
Ve bunu izlemek, o aşktan ibret almak, nasiplenmek değil midir aşk?...
Ben aşka aşığım; aşkın güzelliğine, gücüne, beni taşıdığı alemlere, verdiği hazza, huşuya, acıya, sızıya, yüreğimi coşkunlaştırışına, başımı döndürüşüne, ruhumu sarışına…
Benliğimi yok edişine, beni benden alışına, beni baştan başa aşk edişine…
Sefası da güzel aşkın, cefası da... Hüzünlü bir ağlayışa aşık olur bu yürek kimi zaman... Bir ceylanın ölümcül bir yara alıp güzel gözlerinden umudun silindiği, yerine acı bir sonun oturduğu o bakışlara aşık olur delicesine… Yaralı bir kedinin yarasını temizlemeye ve iyileştirmeye çalışan dost bir kedinin diline, bakışlarındaki merhamete… Yaralı kedinin minnet dolu gözle dostuna bakan ışıklı gözlerine… Anlatmakla biter mi hiç aşkın renkleri, biçimleri, görünüşleri? Yazmakla anlatılabilir mi?...Ne mümkün; yaşamalı... yaşamalı...
Giden bir sevgilinin ardından dökülen o pırlantalar gibi ışıl ışıl, elmas gibi keskin, asit gibi yakıcı gözyaşlarına insan ömrünü, ruhunu vermez mi? Ya acıdan parça parça olmuş yüreğini avuçlarının arasına alıp, o yürekle ne yapacağını bilemez halde inleyen bir insanı aşkla sarmaz mı ruhumuz?...
Bir dostun sımsıcak bakan gözlerinin içine aşkla bakılmaz mı? O aşk tüm benliğini yıkamaz mı? Ey aşk! Ne yücesin, ne eşsizsin... Seni anlamamak, yaşamamak yokluk demek, ölüm değil…Yokluğundan, yoksunluğundan sana sığınırım ey aşk...Ey sevgili…Ölüm bile aşkla gelsin... Bir aşığı bekler gibi beklemeliyim ölümü bile… Aşkla yürümeliyim ölümüme ve yeniden doğuşma…
Kimi zaman asi bir ruhtur size aşkı yaşatan, bazen alçak gönüllü bilge, derviş bir ruh, bazen masum, ipek gibi saf, çocuk bir yürek… Nasıl gelirsen gel ey aşk; her halin güzel…
15 mart 2007
Ayşe Eren
--------------------
ateşe düşen kelebek