2
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1622
Okunma
Bu parayı ne yapmalı?
Yeni asfaltlanmış okulun bahçesinde, hemen ana binanın önünde bir yerde kurulu, oldukça hoparlörlerden yüksek çıkan müzik sesleri, neredeyse tüm kasabaya yayılıyor, geniş bir çevreden duyuluyordu. Biri elektrikli bağlama, diğeri kocaman bir orgun coşturucu elektronik, cıs- tak, dum- tak sesleri kasabanın küçük ortaokul ve lisesinin bahçesine yavaş yavaş kalabalığı topluyordu. İkisi görme engelli, biri az buçuk görebilen üç kişiden biri kadın, ikisi erkekti sanatçıların. Kadın, sadece şarkı türkü söylüyordu, solistleriydi. Diğerleri; biri bağlamayı, biri orgu çalıyordu. Üçü de âmâ insanların kontrolsüz yüz anlatımına uygun gülümsüyorlardı. Yap-boz gibi bir gülümsemeydi yüzlerindeki anlatım. Birden ciddileşip, birden gülümseme biçimi alabilen yüzlerindeki farklı bir grup kas sistemi idare ediyordu mimiklerini. Ne olursa olsun, bir emek harcayıp, karşılığını almak için çaba sarf ediyorlardı.Çalışıyorlardı. Derneklerine katkıda bulunarak, kim bilir; dernek üyesi ya da olmayan, görme engellilerin ne gibi pek çok gereksinimlerini karşılayacaklardı.
Şöyle bir etrafına bakındı kıdemli öğretmen. Bu okulda ikinci yılı da bitmek üzereydi. Küçük bir ilçenin bütün küçük kapalı toplum davranış özelliklerini taşıyordu burası. Okul öğretmenlerinin neredeyse tamamı yirmi kilometre ilerideki şehirden ilçenin servis otobüsü ya da tarifeli midibüsleriyle gelip, dersleri biteneler bittiğinde, diğerleri ilkokul öğretmenleriyle ikindi sonrası büyük grup olarak dönüyorlardı. Çoğunlukla idareler ders saatlerini öğretmenlerin yaşam şartlarına göre düzenleyip onları mağdur etmemeye çalışıyorlardı.
Bir süre sonra okul bahçesi, müzik dinlemek için çevreden gelen büyük- küçük, kucakta- kundakta, kim var kim yoksa çevredeki hemen herkesi toplamıştı. Bir ara müzik öğretmeni genç hanımla göz göze geldiler. Çocukların coşkusu yüzlerine yansımıştı. Başlarıyla küçükten selamlaşmalar yapıp yeniden gözlerini çocukların hoplayıp zıplayan bedenlerine çevirdiler. Haftada bir ders saati olarak verilen müzik ne kadar etkili olabilirdi? Kuramsal bilgilerle öğretmeni bile çileden çıkaran bu ‘haftalık ders saatinin’ kırk beş dakika ile sınırlı olmasının sonuçları; işte, şu hoptirik popvari, arabesk gürültüde bile ne kadar mutlu ve motive ediyordu insanları ezgiler.. Bir ara gözü sağ yanında bulunan Sinan’a takıldı. Fırtına gibi çok haylaz ve alabildiğine sorumsuz çocuktu. Gözleri fellik fellikti. Bulunduğu yerden her yana. hiperaktif hareketli diye tanımlanan tiplerden yedinci sınıflardan bir öğrenci. Yerinde duramayan, bir parmak ona atıyor, birinin ensesine çöp sokuyor, küçük taş, leblebi tanesi, ağaçlardan sıyırdığı olgunlaşmamış zeytin tanelerini, eline ne geçerse kiminin kafasına, kiminin omzuna fırlatıyordu. Sonuçta belâlı birine denk gelip, ta ki ondan paparayı yiyinceye kadar, bu tür akla hayale düzen tertibe asla gelmeyecek huysuzluklar yapıyordu Sinan..
Yaklaşık bir saatlik süre sonunda eğlence bitti. Çalgıcılar İlçe kaymakamlığı ve idareden izini alınan dernek bağış zarflarını sınıf öğretmenlerine, sınıflarındaki öğrenci sayısı kadar verip, vedalaşıp, eski püskü bir minibüse yüklenip şehrin yolunu tuttular. Aklında sürekli Sinan’ı taşıyan sınıf rehber öğretmeni, üşenmemiş, onun gelişimi ve düzenliliği için nice kitaplar da okumuştu. Belki yararı olur düşüncesiyle. Az da olsa kontakt, birazcık duygusal iletişim kurabiliyordu onunla. Tam da orada, para toplama meselesi aklına bir yöntem getirdi ve birden şunu düşündü;
“İyi fikir! Şu , para toplama işini ona yükleyeyim de biraz sorumluluk alsın.” diye geçirdi içinden. Belki de bir dinginleştirme aracı olacaktı çocuk için. Bir insanı kurtarmak kadar olgun ve sevimli başka ne olabilirdi ki?
Kimin başı dertte değildi ki şu ergen çocukla. Dizginlenemiyor, çevresinde de kendisine benzer tipler yaratıyordu. Okul ve ilçedeki rehberlik hizmetleri, rehberlik servis ve bağlantılarının yetersiz olduğu besbelliydi. İnsanlar, konuları gereği araştırmaya, öğrenip uygulamaya hiç de yanaşmıyorlardı. Gel, derse gir, denetimlerden geçer puanlar almak için günlük, yıllık palanlarını düzenle ve idarelere sun, görevli olduğun zamanlarda işini yap, sonra evine kahvehaneye, çarşıya eş dosta dönmek için uçarak git! Çok zor bir çocukla uğraşmak, gerçekten özel yetenek gerektiriyordu. Kimi zaman altından girdi, kimi zaman, üstünden çıktı ama, anlatılanları anlamak bir yana , dinlemiyordu ki anlasındı. Sağında solundaki, önünde ve arkasındaki her çocuğa kancayı takıyor, eli oynamasa ayağı, ayağı oynamasa gözü, burnu, kulağı, hasılı her yeri kıpır kıpır bir ele avuca sığmaz oluyordu..
Sınıfın rehberlik yapan öğretmeni olması nedeniyle, ve de iki yıldır üst üste ders öğretmeni olmanın verdiği otoriteyle Sinan’ı çağırttı. Boş bir sınıfa girdiler. Eline eğitici bir fırsat geçmiş, şu kıpırdak ve biraz da haylaz çocukla baş başa konuşarak aklından geçirdiği sorumluluğu yüklemeyi amaçladı. Karşısında göz göze olacak biçimde durmasını sağladı. Sevecen, yumuşacık bir ses tonuyla;” Sinan, oğlum; bir hafta sonra Görme Engelliler Derneği’nden okulumuza gelerek emek veren müzisyenlerin dağıttığı zarfları ve içindeki paraları birlikte sayarak müdür yardımcısına teslim etme görevini sana veriyorum ve eminim, başaracaksın. Ne güzel bir çalışma yaptılar ve eğlenceliydi değil mi?” Sinan’ın aklı dışarıdaydı. Camdan okulun arka bahçesinde oynayan arkadaşlarına bakmaya çalışıyordu…Tıpkı bir papağanın kopyaladığı hareketli tekrar eder gibi başı onlarla birlikte oynuyordu. “Hey !Sinan bey!” Dedi öğretmeni. Ben buradayım. Henüz sözüm bitmedi! Yeniden cin bakışlarını öğretmene çevirdi ve yüz ifadesiyle sanki, ’Eee. anlat, dinliyoruz herhalde’ gibi sitemli bir bakış fırlatarak ona doğru döndü..
“Sana bir görev vermek istiyorum.”diyerek tekrarladı teklifini.
Kaşları çatıldı Sinan’ın, sıkıldı bu konuşmadan ve “öğretmenim, beni bulaştırmayınız bu işe dedi.” Yalvaran bir ses tonuyla.
“Bu görevi sana güvendiğim için veriyorum. Anlaşalım ha ne dersin?” dedi öğretmen.
Sinan bir süre gözünü yere diktikten sonra sonra öğretmeninin yüzüne kaçamak bakışlarla bakarak çaresiz kalmış gibi onayladı bu görevi. Öğretmen de sınıfın listesini Sinan’a teslim etti. Veren veya vermeyen her kişinin imza karşılığı açıklamasını yapmasını, paranın ne kadar olduğunu belirtmesini istedi. Ve bir hafta sonra pazartesi günü, son dersten sonra kendisine teslim etmesini istedi. Anlaşıp ayrıldılar.
Sınıfta da yapılan yorumlarda, eğlendirici olduğu, bir daha tekrarlanmasının bütün çocukların ve ailelerini katılımıyla dile getirildiği gözlendi. Müziğin etkinliği ve insan eğitiminde ne denli güçlü bir araç olduğu kusursuz tartışılmaz bir gerçekti.
…
Bir hafta sonra paranın teslim edileceği gün Sinan okula gelmedi. Diğer sınıflar paraları teslim ederken bir sınıfın parası eksik kalmış ve çaresiz sınıfın öğretmeni cebinden çıkarıp vermişti parayı. Üstelik herkes tam vermiş gibi hesabı yapılarak. Sonuçta dernek üyelerinin ellerine, yanlarında gören bir yardımcının gözcülüğünde teslim edilmiş ve bu macera şimdilik böylece sona ermişti.
Sinan,salı ve çarşamba günleri de okula gelmedi. Perşembe günü öğretmenin dersi yoktu. Cuma günü bir bayram tatiliydi. Araya cumartesi ve Pazar da girdi. Sonunda haftanın ilk günü yine sınıfta birlikteydiler. İlk iki saat öğretmen dersini işledi. Her sınıfı dolaşmasında Sinan ile göz göze gelmek istedi, ama Sinan hiç oralı olmadı. O gün öyle geçti. Sonraki günlerdeki dersler de aynı yaşanarak, epey bir zaman öğretmenin açıklama isteyen sorgulayıcı gözleriyle, Sinan’ın yere bakan mahcup bakışları arasında uzunca bir zaman çıkar bir yol arandı. Ama bulunamadı. Sinan’da tık yoktu bu konuda. Sonunda koridorda yalnız rastladığı bir zamanda Sinan’ın koluna giren öğretmen sınıfta da kimsenin olmayışıyla birebir konuşma fırsatı buldu.
“Sinan’cığım, oğlum, biliyorsun ki uzun süredir senden şu veya bu şekilde bir açıklama bekledim.. İnsan hata yapabilir. Kaybedebilir.. Harcayabilir.. Ama, dürüst olup söylemelidir ki çözüm bulunsun, değil mi? Ne yaptın topladığın parayı? Sorun ne? Konuşalım mı?..” “Öğretmenim.” dedi yarı kekeleyerek, mahcup ve üzgün. Ama pek de üzgün olmadığı her halinden belliydi. ”Arkadaşlara borcum vardı. O parayı borçlarımı ödemek için kullandım. Söz veriyorum, yarın babamdan alıp size getiririm.” dedi. “Peki babana bu paranın ne parası olduğunu da söyleyecek misin?” “Söyleyemem öğretmenim, o zaman beni döver!” dedi.
“Şöyle yapalım o zaman; günlük harçlıklarından artırarak, üç ay okul bitiş süresine kadar biriktirip, her hafta bana azar azar ödeme yapabilirsin. Ve tamamlandığında birlikte şehre gider, o dernek yöneticisine teslim eder, ödeme belgesini cebimize koyarız.” Diyerek, parayı kendisinin daha önce ödediğinin bilinmesinin işe yaramayacağını biliyordu öğretmen.
Aylar geçip bitti. Yaz tatili girdi araya. Yeni ders yılı başladı okullarda. Eskilerin yanı sıra yeni yüzler, değişen sınıflar, yoğun hazırlıklar derken, Sinan’ın sınıfı yine ona verildi. Kısa bir süre sonra da öğretmenin ataması yapıldı. Ve emanetin, güvenin yerini derin bir sessizlik boşluk aldı. Yıllarca birbirlerini ne gördüler, ne sordular ne de aradılar. Unutuldu gitti..
İyi bir dosttu kadın. Kalıcı içten dost. Yüreğinin derinliklerinde yanan dostluk ateşinin ısısını ve ışığını iletişim kurduğu her insana yayan özverili bir insan oldu yıllarca. Ayrılıklara aldırmadı, dostlarının peşini bırakmadı yıllarca. Uzaklarda da olsalar; telefonun bir ucunda şarkı oldu kimi, incecik kadife gibi sesiyle bir gece yarısı ya da bir tatil sabahı kahvaltı saatlerinin şakıyan biricik kuşu.. Bir; ‘her gün’ dostu oldu değer verdiği insanlara. Sevinçleri de yaşadı, acılarına sıkıntılarına da ortak oldu dost bildiklerinin.
Yıllar yılları kovaladı, öykünün başlangıcındaki yıllara on yıl daha eklenmiş, yaşam her şeyi eskitmiş ama, gönül dostlarının, dostluk mayasını daha da mayalamış, eskiyen bedenlerin farklılıklarına aldırmaksızın yine yakın zamanlarda bir kız öğrencisinin annesi olan görme engelli bu nadide kadınla ailecek yakın dostluklarını sürdürmüştü öğretmen. Hem çalışan, hem müzisyen, hem sorumluluk ruhuyla kocaman iki evlat yetiştiren ve ne yazık ki kocası tarafından yıllar önce alkol yüzünden terk edilmiş bu insanların, karanlık dünyasının zifiriliğine karşın, görüp de gerçek kör olan, ‘bakar körlere’ kıyasla olumsuz her şeyle alay edilmiş, sevgi, neşe, paylaşım gibi meziyetlerle uzun yıllar geçirilmişti. Her nerde olsun tüm uğrayışlarında aynı neşe ile karşılanılmış, iç dünyasıyla barışık bu melek insanla, felsefe, müzik, çocukların eğitimi yaklaşımlı pek çok konuda konuşmalar yapılmıştı. Zaman durmak bilmezdi. Öylece hızla geçip gittiği günlerin birinde hal hatır sorulmak istendi. Üzücü kötü yanıtlar ve ağır bir hastalık haberi alındı. O, pırıl pırıl kızının koşturmadığı yer, çalmadığı kapı kalmamıştı. Teselli sözlerini anımsadı öğretmen. Görmez dostun anlatımıyla; ”Yine kuşlar uçacaktı ve kanatlarının sesini duyacaktı. Yine motorları çalışacaktı arabaların, korna sesleri olacaktı yoğun caddelerde. Rengini bilmiyordu ama, gün doğduğunda ışıl ışıl olacaktı insanların dünyası. Ve o da, insanların arasında ki mutlu yerini alacaktı her zaman. Çocuklarının sevincini, yaşama sevincini alabildiğine çekecekti içine. Ona göre kıskanacaktı yaşamı bilmeyenler, yaşamın zevkini ve tadını alamayan işte öylesine gelip geçen bir süreç olarak, fark etmeden ucuza ömür tüketenler gibi. ”Gün gün erimeye başladı kadıncağız. Doğru tanı, yanlış tanı, iyi gelen ilaç, kötüye götüren ilaç, derken kız çocuğunu aldı bir koşturmaca. Ta ilkokulun ilk yıllarından bu yana annesini her sabah işyerin santral odasına, minnacık elleriyle tutup, uzun yolları yaya yürüyüp, götürüp bırakan, bıcır bıcır yol sohbetleri yapan genç kız bir başına,’ tanrım bu ne güç, bu ne kuvvet’ diyerek kendi yaşamlarının basit ve boşlukta gezinen bir toz zerresi kadar bile olamadığı insanların imrenen bakışları arasında, sevgi dolu bir zaman dilimi, ‘yapılması şart bir iş, bir eylem’ olduğunun bilinciyle uzun yıllar değişik yollardan vararak, anlatımlarıyla annesine göz olan munis bir çocuğun şu yaşam felsefesi…
Haftaları ayları hastanelerde, profesör kapılarında geçirerek çareler aradılar. Koca koca şehirlere yolculuklar yapıldı. Çareler arandı. Boşa kürek sallandığı besbelli umutlar harcandı yaşatma ve rahatlatma uğruna. Paralar uçuştu. Yokluk ve yoksulluk içinde geçinebilen insanların, elde avuçta neleri varsa yutuldu insafsız, acımasız, her türlü soygun paslaşmalarının yapıldığı sağlık çarkının ısırgan dişlilerinde.
Tam da o günlerin aralarında bir yerde tanımadık bir numaradan arandı öğretmen. Avuçlara sığabilen, çığ gibi yayılan ve yaygınlaşan avuç telefonlarından her yerlerde, herkes, her istediğine basitçe ulaşıp, erişebiliyorlardı artık. Biraz titrek, biraz gevrek, kırılgan gibi bir oturmuş bir erkek sesi diğer uçtan seslenip kendini tanıtmaya, anımsatmaya çalışıyordu; “Öğretmenim, ben öğrenciniz Sinan(?!) Alo! Öğretmenim hani bir zamanlar okula görmeyen çalgıcılar müzik yapıp, derneklerine para toplamak için gelmişlerdi. Öğretmenim!. ”Tanıdım Sinan.” “Ellerinizden öperim. Nasılsınız? Ben, belki hatırlarsınız, hani sınıfımızın para toplama işini vermiştiniz. Ben!”” Hatırlıyorum çocuğum. “Ben.. Öğretmenim o gün bu gündür vicdan azabı çekiyorum. Ve inanınız o insanların paralarını iki arkadaşla şehirde harcamanın dikeni yıllardır battıkça batar oldu içimde. Şimdi iş güç sahibiyim. Hayvan celepliği yapıyorum. Ne ise o insanlara olan borcum, ceremesini fazlasıyla çekmek istiyorum. Nasıl ulaşabilirim size, Nasıl ulaştırabilirim o insanlara?.. Öğretmen diyemedi ki onların parasını ben vermiştim. Ders vermenin zamanı olmazmış öğreten biri için. Ve aklına hemen en yakınındaki görmeyen hasta hanım arkadaşı geldi. Son gördüğünde, evinde serum bağlı, çarşafı kafasına kadar el yordamıyla çekip, yuvalarından çıkarılmış cam protez gözlerinin, boş göz oyuklarından istemsiz yaşlar süzülen, yüz kaslarının iflasından ağzı yana kaymış ve kapanamadığı için açık kalan, sararmış kulakları da duymaz olan o nadide melek kadının ve çocuklarının, yokluktan kaynaklanan çaresizliğine belki bir sıkımlık merhem olur düşüncesiyle, yardım isteğine “olur” deme boşluğuna düştü. Sinan’a konuyu basitçe anlattı. Ne denli zor durumda oldukları, iki öğrenci gencin anneleri için ne çabalarda bulunabileceğini minnet duyulacak bir olayı anlatmaya çalıştı. “Elimden geleni yaparım. Sizi tekrar en kısa zamanda arayacağım.” Dedi.
Cenaze törenindeki şiddetli yağmur insanları ıslatmış, anneleri toprağa verilmeden önceki ilk süreçten, yaklaşık yarım saat sonraki son işlemlere kadar iki genç öğretmenlerine sarılarak ağlaşmışlar, babasızlığın yokluğuna annelerinin katmerli kaybı da eklenmiş olarak korku ve soğuk havanında vurmasıyla vurgun yiyen çocuklar olarak hafızasına yerleşmişlerdi öğretmenlerinin. Erkek olanı elinde en baştan beri tuttuğu kırmızı tek gülü çamurlaşmış toprak öbeğinin kürekle yarılan tepesinde bir yerlere üzerine usulca bıraktı. Genç kız öğretmenine
“Annem bizi, size emanet etti öğretmenim” diyerek, dolamayacak kadar boşalmış olan kızarmış, yorgun, iri fincan gibi gözlerle annesinin sevgi dolu yüreğinin sesini iletti adeta. Sarılarak araçlara kadar ilerlediler. Sinan’ın yardımı geldi aklına öğretmenin. .Aradan iki ay geçmişti. İşe yarar mıydı, yaramaz mıydı verdiği vaatler? Allah bilir! Ne para, ne ses çıkmadı uzunca süre. Bu olaydan da tam dört ay sonra yine arandı öğretmen.
“Öğretmenim ben Sinan. Nasılsınız? Kusuruma bakmayınız. Ancak arayabildim(?) işler yoğun, koşturuyoruz işte! Adresinizi isteyecektim. Siz yine uygun şekilde “şu kadar parayı” gerektiği yere ulaştırırsınız. Çok önemsiz bir rakam idi. Artık, gelecek para öğretmenin değildi. Yine de eğer gelirse birilerine yardım amaçlı ve isimsiz kullanılacaktı. Adres mesajla bildirildi.
O para; bu öykü bittiğinde hâlâ gelmemişti.
Denizli 2008