8
Yorum
16
Beğeni
5,0
Puan
217
Okunma
Gök henüz ağarmadan, sabahın o en taze ve serin nefesi sokağın başına çöktüğünde başlardı hayat. Şimdiki gibi betona kesmiş, ruhsuz pencerelerin ardına gizlenmiş bir uykudan uyanmazdı o sokak. Güneş, perdelerin arasından süzülmeden evvel, havaya her sabah aynı büyüleyici koku yayılırdı: İğde kokusu… Sokağın iki yanını saran, dalları pencerelerden içeri uzanan o ihtiyar iğde ağaçları, rüzgâr estikçe insanı çocukluğuna, ilk aşkına, en saf sabahlara götüren o baş döndürücü, unuttuğumuz güzel kokusunu salardı mahallenin üzerine. O kokuyu bir kez içine çeken insan, ne kadar uzağa giderse gitsin, ruhunun vatanını bir daha asla değiştiremezdi.
Sokağın kalbi, köşedeki Gönül Bakkaliyesi’nde atardı. Kapısında asılı sarı pirinç çıngırak her çalındığında, Seyfi amca tezgahın arkasından başını kaldırır, gözlüğünün üstünden dünyaya hep aynı şefkatle bakardı. Seyfi amca, mahallenin kara kaplı defteri, sırdaşı, dar gün dostuydu. Veresiye defterine yazılanlar borç değil, bir güven vesikasıydı. O dükkânda menfaatin, terazide hilenin, kalpte hırsın gölgesi bile barınamazdı. Hemen iki dükkân ileride ise Bereket Manavı yer alırdı. Sahibi Nuriye teyze, erkenden hallere gidip getirdiği kıpkırmızı domatesleri, üzeri çiğ damlalı yeşillikleri dükkânın önüne dizerken, yoldan geçen her çocuğun cebine bir elma iliştirmeyi ana vazifesi sayardı. Nuriye teyze, toprağın cömertliğini kendi yüreğinde taşıyan, bereketi yüzündeki çizgilerde okunan mahallenin anasıydı.
O sokağın tozunu yutarak büyüyen küçük bir kız çocuğu vardı: Zeynep. Saçları iki yandan örgülü, gözlerinde koca bir dünyanın merakını taşıyan Zeynep, o mahallenin adeta neşesiydi. Her sabah elinde bir parça ekmekle bakkalın önünde biter, Seyfi amcanın ikram ettiği bir parça kaşar peynirini yerken sokağı izlerdi. Zeynep’in hemen arkasından bir fırtına gibi kopup gelen ise mahallenin ele avuca sığmaz afacanı, Afacan Ali’ydi. Ali, sapanı cebinde, dizleri hep kabuk bağlamış yaralarla dolu, tek bir yerinde duramayan bir çocuktu. Ama o afacanlığının altında, bakkaldan aldığı tek bir bisküviyi bile Zeynep ile bölüşecek kadar büyük, kirlenmemiş bir yürek taşırdı.
Mahallenin başı her sıkıştığında kapısı çalınan iki çınar vardı sokağın en nihayetinde: Bekir dede ve Fadim nine. İkisinin saçlarına da aklar düşmüş, yüzleri zamanın imbiğinden geçmişti ama aralarındaki bağ, yıllar geçtikçe eskimemiş, aksine ilmek ilmek dokunarak daha da perçinlenmişti. Bekir dede, bahçedeki tahta sedire oturup tütününü sararken, Fadim nine ona bakır tepside yorgunluk kahvesi taşır, göz göze geldiklerinde o ilk günkü heyecanın mahcubiyeti yüzlerinden okunurdu. Onların sevdası, bugünün sabırsız, tüketmeye ayarlı aşklarına inat; sabrın, sadakatin ve saygının abidesiydi. Birbirlerine hitap ederken seslerindeki o titreyen hürmet, sevginin menfaatsiz ve ne kadar kutsal bir sığınak olduğunun en canlı kanıtıydı.
Az ilerideki iki katlı ahşap evin penceresinden yükselen ud sesi ise Rezzan abla’ya aitti. Rezzan abla, mahallenin o en duru, en içli sevdalarının gizli öznesiydi. Kalbinde, kimseye açamadığı, geceleri uykusunu bölen kör bir kuyu, dumanı tütmeyen bir yürek yangını taşırdı. Sevdiği genç askere gittiğinden beri o pencerenin önü onun bekleyiş makamı olmuştu. Gözlerindeki o buğulu hüzün, aşkın sadece kavuşmaktan ibaret olmadığını; hasretin de sevdaya dahil olduğunu ve insanı nasıl ince ince işlediğini anlatırdı. Cebinde, o uzak kışladan gelmiş, kenarları hafifçe sararmış bir mektup saklardı. Ne zaman kalbi daralsa, o mektubu çıkarır, göğsüne bastırır ogün ve sanki sevdalısının sesini o kağıttan duyar gibi gözlerini yumardı.
Rezzan ablanın bu sessiz yangınını en iyi Mehmet enişte ile Mürüvvet hala bilirdi. Evliliklerinde yarım asra yaklaşan bu iki güzel insan, Rezzan’ın hüznünü kendi evlatlarının derdi gibi sahiplenir, her akşamüstü onu çaya çağırıp gönlünü ferahlatmaya çalışırlardı. Mürüvvet hala, ocağa koyduğu tarhana çorbasından bir kaseyi mutlaka komşunun kapısına bırakmadan sofraya oturmazdı. Mehmet enişte ise bahçeden topladığı gülleri eşinin saçının kenarına iliştiren o zarif adamdı.
Gök bulutlanıp da ilk damlalar iğde ağaçlarının yapraklarına düştüğünde, o sokakta zaman adeta durur, bambaşka bir büyü başlardı. Şimdiki gibi insanı kaçıran, saçak altlarına sığındıran kasvetli bir yağmur değildi bu; sokağın ruhunu yıkayan, toprağın ve geçmişin kokusunu gökyüzüyle buluştururan şifalı bir dokunuştu. Yağmur başladığı an, o Arnavut kaldırımlı taş sokak bir ayna gibi parıldar, her bir ıslak taşta mahallenin tüm sevdaları, neşesi ve hüznü aksederdi. O caddeden yükselen toprak kokusu, insanın ciğerlerine çekebileceği en temiz, en yalansız nefesti.
Yağmurun sesi Gönül Bakkaliyesi’nin tentesine vururken, Seyfi amca dükkânın önüne taşan bisküvi kutularını içeri alır, kapıyı hafifçe aralık bırakıp yağmurun o dinlendirici ritmini dinlerdi. Islak kaldırımlardan süzülen sular, Bereket Manavı’nın önündeki tahta kasaların altından akıp giderken, Nuriye teyze ellerini önlüğüne kurular, tezgahının üzerine çekilen brandanın altından gökyüzüne bakıp şükrederdi. Yağmur, bereketti; yağmur, temizlikti ve o sokakta hiç kimse ıslanmaktan korkmazdı.
Küçük Zeynep, iki yana örgülü saçlarının üzerinden süzülen damlalara aldırmadan, sırf ıslak kaldırımlarda biriken küçük su birikintilerine basıp zıplamak için sokağa fırlardı. Onun arkasından koşan Afacan Ali ise, sırılsıklam olmuş başına ceketini siper eder, Zeynep’in ayağı kayıp da o ıslak taşlara düşmesin diye her an tetikte beklerdi. Ali’nin çocuk kalbiyle Zeynep’i koruma telaşı, o kaldırımların en temiz, en duru resmiydi. Adımları küçüktü ama bastıkları o ıslak taşlarda bıraktıkları izler, hayat boyu silinmeyecek kadar derindi.
Bekir dede ile Fadim nine ise ahşap evin sundurmasının altına çekilir, dizlerine örttükleri tek bir battaniyeyi paylaşarak sokaktan akıp giden yağmur sularını seyrederlerdi. Bekir dede, Fadim ninenin üşüyen ellerini kendi avuçlarının içine alır, ömrün tüm ıslak ve zorlu yollarını birlikte yürümenin sarsılmaz sükunetiyle ona gülümserdi. Onların sevdası, o ıslak kaldırımlar gibi zamana meydan okuyan, çiğnendikçe parıldayan bir asalet taşıyardı. Mürüvvet hala, karşı evden elinde sıcacık bir demlikle çıkıp, sırf ayakları ıslanmasın diye Mehmet eniştenin kaldırıma serdiği tahta parçasının üzerine basarak onlara doğru yürürdü. Menfaatsizliğin, saf sevginin ve komşuluğun bağı, o yağmurlu günde tüten çay buğusunda ilmek ilmek yeniden dokunurdu.
O sokakta yağmur yağdığında, ıslak kaldırımların üzerinden geçen her insan birbirine daha da sokulurdu. Şemsiyeler paylaşılan birer çatıya dönüşür, yapaylıktan uzak o temiz havada sadece sevgi ve saygının kokusu kalırdı. Ne hırsın gölgesi düşerdi o parıldayan taşlara ne de kırgınlıkların izi. Yağmur, her şeyi temizler; geriye sadece yüreklerin o sarsılmaz, hesapsız bağlılığı kalırdı.
Zeynep, büyüyüp de yıllar sonra bir sonbahar günü o sokağa geri döndüğünde, kalbinde ince bir sızı hissetti. İğde ağaçları kesilmiş, Gönül Bakkaliyesi ve Bereket Manavı çoktan kapanmış, yerlerini soğuk cam binalar almıştı. Dünya değişmiş, o eski huzur betonların arasına gömülmüştü. Adımlarını ağırlaştırarak o eski Arnavut kaldırımlarının üzerinde yürüdü. Tam o esnada hafif bir yağmur çiselemeye başladı yardı ve taşlar yeniden o eski ayna gibi parıldadı.
Zeynep tam başını kaldırıp gökyüzüne bakacakken, az ilerisinde, saçlarına kırlar düşmüş ama gözlerindeki o derin manayı hiç kaybetmemiş bir adamın durduğunu fark etti. Göz göze geldiler. Zaman durdu, yağmurun sesi yavaşladı. Gelen, Afacan Ali’ydi. Yıllar geçmiş, yollar ayrılmıştı ama o ıslak kaldırımların altına ilmek ilmek gömülen o ilk saf sevgi bağı hiç kopmamıştı. Ali, çocukken bakkal önünde yaptığı gibi derin bir nefes alıp Zeynep’i doğru bir adım attı. Sokak değişmişti, insanlar gitmişti ama aşkın, vefanın ve o menfaatsiz çocukluk bağının sarsılmaz omurgası hala dimdik ayaktaydı.
Zeynep gözlerini kapattığında, burnuna hala o eski iğde kokusu geliyor, kulağında Seyfi amcanın çıngırağı çalıyor, kalbinde ise o tertemiz sevdaların sıcaklığı sızlıyordu. Çünkü o sokak, sadece bir mekân değil; insanın bu dünyada bulabileceği en saf, en asil ve en huzurlu yurttu. O yürek yangınları bile o kadar güzel, o kadar sahiciydi ki, bugünün sahte baharlarına bin kez tercih edilirdi.
Tamer KARAKAŞ
26.08.2026
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.