8
Yorum
12
Beğeni
5,0
Puan
145
Okunma

İŞTE HAYAT
(Geçmiş zaman ve şimdiki hayat)
Hayat bazen eski bir fotoğrafın kenarında kalır; rengi biraz solmuş, yüzleri biraz uzaklaşmış, fakat bakışları hâlâ aynı yerden insanın içine dokunan bir fotoğrafın… Geçmiş dediğimiz şey, ardımızda bıraktığımız bir yol değil yalnızca; yürürken ayakkabılarımıza bulaşan toprak, avuçlarımızda kalan sıcaklık, geceleri ansızın hatırladığımız bir ses, hiç beklemediğimiz bir anda içimizde yeniden açan bir kapıdır.
Bir zamanlar hayat daha yavaş akardı sanki. Sabahların telaşı başka, akşamların sessizliği başkaydı. İnsanlar birbirlerinin kapısını çalmadan önce haber beklemez, bir fincan çayın buharında uzun uzun konuşabilir, susmanın bile bir anlamı olduğuna inanırlardı. Çocukluk, sokağın ucundan eve çağrılan bir akşam ezanı kadar masumdu. Bir ekmek kokusu bütün mahalleyi doyurur, yağmur yağdığında insanlar pencereden gökyüzünü seyreder, zaman henüz kimsenin elinden kaçıp gitmiyormuş gibi yaşanırdı.
Sonra büyüdük.
Büyümek, yalnızca yaş almak değildi; bazı insanları kaybetmekti, bazı hayallerin adını değiştirmekti, bazı kapıların bir daha açılmayacağını öğrenmekti. Çocukken sonsuz sandığımız yolların aslında birkaç mevsimlik olduğunu gördük. Elimizden tutan ellerin bir gün çekileceğini, bazı seslerin bir daha duyulmayacağını, bazı sofralarda boş kalan sandalyelerin zamanla evin en büyük sessizliğine dönüşeceğini öğrendik.
Geçmiş böyle bir şeydi işte…
Bir yanı gülümseyen, bir yanı sızlayan eski bir şarkı.
Şimdi ise hayat başka türlü konuşuyor. Daha hızlı, daha gürültülü, daha aceleci… İnsanlar birbirine daha yakın görünüyor ama ruhlar arasında görünmeyen mesafeler büyüyor. Birbirimizin yüzüne bakmadan birbirimizi görebiliyor, sesimizi duymadan konuşabiliyor, aynı masada otururken bile başka dünyaların içinde kaybolabiliyoruz.
Eskiden bir mektubun gelmesini günlerce beklerdik; şimdi saniyeler içinde gelen mesajlara bile geç kalmışız gibi bakıyoruz.
Eskiden zaman yetmezdi bize; şimdi zamanın kendisine yetişemiyoruz.
Şimdiki hayat, avucumuzda sürekli titreşen bir saat gibi… Durmadan hatırlatıyor kendini: Acele et. Yetiş. Kazan. Kaybetme. Daha fazlasını iste. Daha uzağa git. Daha görünür ol…
Oysa insanın ruhu görünür olmak istemiyor her zaman.
Bazen yalnızca anlaşılmak istiyor.
Bazen birinin, hiçbir şey sormadan yanına oturmasını; suskunluğunun içindeki cümleleri duymasını istiyor.
Belki de geçmişi özlememizin sebebi zamanın güzelliği değildir. O zamanki kendimizi özlüyoruzdur. Daha kolay inanan, daha çabuk sevinen, kırıldığında bile ertesi gün yeniden gülmeyi bilen o hâlimizi…
Çünkü insan yaş aldıkça yalnızca yıllar biriktirmiyor; yükler de biriktiriyor.
Bir bakışın ardında kalanları, söylenmemiş sözleri, yarım bırakılmış vedaları, “keşke”leri, “iyi ki”leri, kaybettiklerini ve kendinden eksilen parçaları…
Fakat hayatın en büyük sırrı belki de burada saklıdır:
Geçmiş geri gelmez ama geçmişten öğrendiğimiz insan, bugün yeniden doğabilir.
Dün bize ne olduğumuzu anlatır; bugün ise kim olacağımızı seçme hakkını verir.
Bu yüzden geçmişe kızmıyorum artık.
Çünkü o günlerin acıları da sevinçleri de beni bugünkü benliğimin kıyısına taşıyan dalgalardı. Bazıları beni kıyıya vurdu, bazıları derinlere çekti; ama hepsi bana yüzmeyi öğretti.
Şimdi geriye baktığımda yalnızca kaybettiklerimi görmüyorum.
Bir zamanlar elimde olan güzellikleri de görüyorum.
Bir çocuğun gözlerindeki şaşkınlığı, eski bir evin penceresinden süzülen akşam ışığını, dostlarla bölüşülen bir lokmanın bereketini, birinin “Nasılsın?” sorusundaki gerçek merhameti, hiçbir yere yetişmek zorunda olmadan içilen bir kahvenin uzun sessizliğini…
Ve anlıyorum:
Hayat, aslında hiçbir zaman eskisi kadar güzel ya da şimdi olduğu kadar kötü değildi.
Biz değiştik.
Zaman değişmedi yalnızca; bizim zamana bakışımız değişti.
Dün elimizde kalan bir avuç hatıraydı.
Bugün ise elimizde hâlâ nefes var.
Hâlâ gökyüzüne bakabilecek gözlerimiz, bir çiçeğin kokusunu duyabilecek içimiz, bir dostun elini tutabilecek ellerimiz, yeniden başlayabilecek kadar susmamış bir kalbimiz var.
Belki de hayatın en güzel tarafı budur:
Her sabah, geçmişin kapısını kapatıp bugünün penceresini açabilmek…
Dünün külünü bugünün ateşine taşımadan, eski yaraların üzerine yeni bir umut bırakabilmek.
Çünkü zaman, hiçbir şeyi geri vermese de bize başka bir şey verir:
Anlama gücü.
Ve insan bazı şeyleri ancak geç öğrendiğinde gerçekten öğrenir.
Şimdi biliyorum…
Her giden bir kayıp değildir.
Her kalan da bir kazanç değildir.
Her bitiş bir son değildir.
Bazı yollar kapanır ki insan kendi yolunu bulsun.
Bazı insanlar gider ki insan kendine dönsün.
Bazı geceler uzar ki sabahın kıymeti bilinsin.
İşte hayat…
Dün ile bugün arasında gerilmiş ince bir ip.
Bir ucunda çocukluğumuz, bir ucunda bugünümüz; ortasında ise hâlâ yürümekte olan biz…
Ne tamamen geçmişteyiz artık, ne de geleceğin içinde.
Biz, tam da şu anın içindeyiz.
Ve belki de hayat dediğimiz mucize, geçmişin gölgesinde kaybolmadan bugünün ışığını fark edebildiğimiz o küçücük anda başlıyor.
Bir fincan kahvenin buharında…
Pencereden içeri düşen sabah ışığında…
Uzaklardan gelen bir kuş sesinde…
Bir dostun içten gülüşünde…
Ve kalbimizin, bütün yorgunluğuna rağmen usulca söylediği o cümlede:
“Henüz bitmedi…”
Belki de hayatın bizden istediği, geçmişi unutmak değil; onunla barışıp yolumuza devam etmektir.
Çünkü bazı hatıralar silinmek için değil, bize kim olduğumuzu hatırlatmak için kalır. Bazı acılar kapanmak için değil, içimizde bir pencere açmak için yaşanır. O pencereden baktığımızda artık yalnızca geride bıraktığımız yılları değil, önümüzde uzanan sonsuz ihtimalleri de görürüz.
Ve bir gün insan anlar ki; hayat, ne geçmişte donmuş bir fotoğraf ne de gelecekte bekleyen bir hayaldir. Hayat, ikisinin arasından sessizce geçen şimdiki zamandır.
Tam da burada…
Eski bir mevsimin son yaprağı avucumuzdan düşerken, yeni bir mevsimin ilk tomurcuğu dalında sessizce uyanır.
Gökyüzü, dünün yağmurunu hâlâ taşısa da ufukta yeni bir ışık vardır.
Ve insan, bütün kırıklarını cebine koyup yine de yürüyebilir.
Çünkü bazı yollar ayaklarımızla değil, yüreğimizle aşılır.
Belki geçmiş bize eksilmeyi öğretti; bugün ise yeniden tamamlanmanın eşiğinde duruyoruz.
Artık biliyoruz:
Hayat, kaybettiklerimizin ardından kapanan bir kapı değil; her sabah yeniden aralanan bir penceredir.
Ve o pencerenin önünde, ellerimizde dünün izleri, gözlerimizde bugünün ışığı, içimizde henüz yaşanmamış günlerin sessiz umuduyla duruyoruz.
Zaman akıyor…
Biz de onunla birlikte değişiyor, eksiliyor, çoğalıyor, yanılıyor, öğreniyor ve yeniden doğuyoruz.
Sonra bir an geliyor;
İnsan geçmişine son kez bakıyor, ona teşekkür ediyor ve yüzünü güneşe çeviriyor.
Çünkü hayatın en güzel cümlesi belki de şudur:
“Dün yaşandı…
Bugün elimde…
Yarın ise henüz yazılmadı.”
Ve kalem hâlâ bizim elimizde.
İşte hayat…
Tam da burada yeniden başlıyor.
Pakize Özbaş
mavikatre 💧
Bursa🍀
5.0
100% (9)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.