3
Yorum
13
Beğeni
5,0
Puan
197
Okunma
Bir toplumun en büyük düşmanı her zaman dışarıdan gelen tehditler değildir. Bazen asıl tehlike, herkesin gözünün önünde büyüyen çürümeyi görüp de susmasıdır. Çünkü bir ülkeyi, bir şehri ya da bir toplumu yalnızca kötü insanların yaptıkları bozmaz. Asıl yıkım, iyi olduğunu söyleyen insanların sessizliğiyle, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışının sıradanlaşmasıyla başlar.
Herkes adaletten bahsediyor. Ama adalet kendi kapısına geldiğinde başka, başkasının kapısına geldiğinde başka davranan insanların sayısı her geçen gün artıyor. Başkasının hakkı yenirken susanlar, kendi hakları çiğnendiğinde ortalığı ayağa kaldırıyor. Çünkü vicdan, çıkarlarla karşı karşıya kaldığında çoğu insanın kaybettiği ilk değer oluyor.
Ne gariptir ki dürüst olmak artık bir erdem değil, neredeyse bir saflık göstergesi gibi görülüyor. Yalan söylemeyen insan “fazla temiz”, hakkını arayan insan “problemli”, kurallara uyan insan ise “hayatı bilmiyor” diye küçümseniyor. Buna karşılık insanları kandıran, başkalarını kullanan, her fırsatta bir açığı kollayan kişiler “zeki”, “uyanık” hatta “başarılı” diye övülüyor.
Ne zamandır böyle olduk?
Ne zamandır karakterden çok görüntüye bakar hale geldik?
Bir insanın nasıl biri olduğundan çok ne kullandığına, kaç kişiyi tanıdığına, kaç kişinin onu takip ettiğine bakıyoruz. Düşüncelerinden çok telefonu, emeğinden çok çevresi, karakterinden çok sahip oldukları konuşuluyor. Herkes değerli görünmeye çalışıyor ama çok az insan gerçekten değerli olmanın ne anlama geldiğini düşünüyor.
En acı tarafı ise;
Yanlış yapanlara değil, yanlışı söyleyenlere kızıyoruz.
Birisi düzenin pis tarafını gösterdiğinde ona saldırıyoruz. Rahatsız edici bir gerçeği dile getiren kişiyi susturmaya çalışıyoruz. Çünkü bazı gerçekler insanın yüzüne tokat gibi çarpar. Kendi yalanlarımızla rahat rahat yaşarken birinin çıkıp “kral çıplak” demesi canımızı yakıyor.
Toplumlar yalnızca büyük felaketlerle çökmez. Bazen küçük kabullerin birikmesiyle çürür.
“Bir kereden bir şey olmaz.”
“Herkes yapıyor zaten.”
“Ben yapmasam başkası yapacak.”
“Bana ne?”
İşte bir toplumun çöküşü çoğu zaman bu cümlelerle başlar. Çünkü herkesin yanlış yapması, yanlışı doğru yapmaz. Kalabalıkların aynı hatayı yapması, o hatayı ahlaki bir değer haline getirmez.
Bugün insanların en büyük sorunu neyin yanlış olduğunu bilmemeleri değil. Çoğu insan neyin yanlış olduğunu gayet iyi biliyor. Ama işine gelmediğinde görmezden geliyor, susuyor, üç maymunu oynuyor. Çünkü bazen insanı cahillik değil, rahatına düşkünlük çürütüyor.
Sürekli sistemi suçlayan ama kendi yaptığı küçük haksızlıkları görmeyen insanlar var. Herkes değişim istiyor ama kimse aynaya bakmak istemiyor. Çünkü değiştirmek istediğimiz düzenin içinde bizim de payımız olduğunu kabul etmek ağır geliyor.
Oysa bir toplum aynaya bakmayı reddederse, aynadaki görüntü değişmez.
Değişmesini istediğimiz şey yalnızca başkalarının davranışları değil, bizim davranışlarımız da olmalı. Başkasının yalanına öfkelenirken kendi küçük yalanlarımızı, başkasının haksızlığına tepki gösterirken kendi çıkarımız için yaptığımız küçük adaletsizlikleri de sorgulayabilmeliyiz.
Çünkü insan karakterini büyük sözlerle değil, kimsenin görmediği yerde verdiği küçük kararlarla ortaya koyar.
Bir toplumun çöküşü, kötü insanların çoğalmasıyla değil; iyi insanların “benden ne olur ki?” demeye başlamasıyla hızlanır.
Kötülük cesaretini yalnızca kötü insanlardan almaz.
Sessiz kalanlardan da alır.
Belki de bu yüzden kendimize sormamız gereken en önemli soru, “Dünyayı nasıl değiştireceğiz?” değildir.
Belki asıl soru şudur:
Dünyayı değiştirecek gücümüz olmayabilir. Ama bu dünyanın bizi de aynı hale getirmesine izin verecek miyiz?
Çünkü insan bazen kaybettiğini büyük savaşlarda değil, her gün verdiği küçük tavizlerde kaybeder.
Ve belki de insan kalabilmenin ilk şartı, başkalarını yargılamadan önce aynaya bakabilmektir.
Efsuni
5.0
100% (4)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.