0
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
84
Okunma
Gerçek yaşanmış olaylardan esinlenilmiştir. Kişi adları değiştirilmiştir.
Mahir, memleketine döndüğünde kırk beş yaşındaydı.
Gittiğinde on beş.
Arada tam otuz yıl vardı.
İnsan ömrünün büyük bir parçasıydı bu. Bir çocuğun adam olmaya, bir adamın saçlarına ak düşürmeye yetecek kadar uzun; bazı acıların unutulması içinse şaşırtıcı biçimde kısa bir zaman.
Otobüs dağların arasından kıvrılarak ilerlerken Mahir, çocukluğunda ezberlediği yolları tanımakta zorlandı. Bazı tepeler aynıydı. Dağlar aynı yerde duruyordu. Uzakta, çocukken dünyanın sonu sandığı kayalıklar hâlâ göğü aynı yerden kesiyordu.
Ama evler yoktu.
Sokaklar değişmişti.
İnsanlar değişmişti.
Ve çocukluğunun bütün korkularını içinde biriktiren o eski evlerin bir kısmını deprem yerle bir etmişti.
Mahir bunu öğrendiğinde garip bir duyguya kapılmıştı.
Üzülmemişti.
Sevinmemişti de.
Yalnızca uzun süre susmuştu.
Çünkü insan bazen bir evin yıkılmasına değil, o evin içinde yaşananların artık bir duvara yaslanamayacak olmasına şaşırıyordu.
Çocukluğunun geçtiği evin bulunduğu yere vardığında karşısında boşluğa benzeyen bir arazi gördü.
Oysa Mahir’in hafızasında orada kocaman bir ev vardı.
Kalabalık.
Gürültülü.
Kapıları sert kapanan.
İnsanların birbirlerinin hayatına duvarlardan daha çok sokulduğu bir ev.
Şimdi toprak vardı.
Taş vardı.
Bir iki temel parçası.
Ve otlar.
Mahir uzun süre hiçbir şey söylemeden baktı.
Otuz yıl önce o evden kaçmıştı.
Şimdi ev ondan önce dünyadan gitmişti.
Mahir üç kardeşin en küçüğüydü.
En büyükleri Nermin’di.
Sonra Selim.
Sonra Mahir.
Onların dünyaya geldikleri aileyi anlatmak kolay değildi. Çünkü o ailede insanların birbirine hangi sıfatla bağlı olduğunu söylemek için bazen tek bir kelime yetmezdi.
Amca, kayınpeder, üvey baba, enişte, dayı, hala...
Aynı insanlar farklı kapılardan yeniden akraba olur, aile ağacının dalları birbirine dolanır, sonunda kimin nerede başlayıp nerede bittiği anlaşılmaz hâle gelirdi.
Mahir’in annesi Meryem ile babası Kemal amca çocuklarıydı.
Kemal henüz küçükken babasını kaybetmişti.
Babasının ölümünden sonra Meryem’in babası Halil, ölen kardeşinin eşini de nikâhına aldı.
Böylece daha önce amca çocukları olan Meryem ile Kemal, aynı evin içinde büyüyen üvey kardeşlere de dönüştüler.
Fakat Halil bununla yetinmedi.
Yıllar sonra kendi oğlu Rıza’yı Kemal’in kız kardeşiyle evlendirdi.
Kızı Meryem’i ise Kemal’le.
Bir aile, kendi içine doğru yeniden katlandı.
Bir taraftan verilen kız öbür taraftan alınan kızla dengeleniyor, evlilikler iki insanın hayatını birleştirmekten çok aileler arasında kurulmuş görünmez bağlara dönüşüyordu.
Kimse yalnızca koca değildi.
Kimse yalnızca eş değildi.
Kimse yalnızca kardeş ya da amca değildi.
Herkes aynı zamanda başka bir şeydi.
Ve herkesin herkes üzerinde söyleyecek sözü vardı.
Belki felaket de tam burada başladı.
Çünkü sınırların olmadığı yerde sevgi bile zamanla mülkiyete benzeyebilir.
Halil için aile, insanların kendi hayatlarını kurdukları bir yer değildi.
Onun için aile bir düzendi.
Ve o düzenin merkezinde kendisi vardı.
Kim kiminle evlenecek...
Kim nerede yaşayacak...
Kim kime hesap verecek...
Kimin sesi çıkacak...
Kimin susacağına kim karar verecek...
Bunların çoğunun cevabı aynı adama çıkıyordu.
Halil’e.
Kemal büyüdükçe bu düzenle arasındaki çatlak da büyüdü.
Halil onun yalnızca kayınpederi değildi.
Amcasıydı.
Babasının ölümünden sonra üvey babası olmuştu.
Şimdi de evlendiği kadının babasıydı.
Bir insanın hayatında üç ayrı otorite olarak bulunabilecek üç makam, Kemal’in hayatında tek bir adamın yüzünde birleşmişti.
Aralarındaki her tartışma bu nedenle sıradan bir aile tartışmasından daha ağırdı.
Kemal’in karşısında yalnızca bir kayınpeder yoktu.
Çocukluğundan beri hayatının üzerinde duran bir gölge vardı.
Sonunda Kemal gitti.
Bir gün evden çıktı ve arkasında bir kadınla üç çocuk bıraktı.
Belki kendisini kurtardığını düşündü.
Belki başka türlü yaşayamayacağına inandı.
Belki dönmeyi planladı.
Mahir hiçbir zaman gerçeğin tamamını öğrenemedi.
Çocukluk, yetişkinlerin sebeplerini öğrenmeye yetmez.
Çocuklar yalnızca sonuçları yaşar.
Ve Kemal’in gidişinin sonucu şuydu:
Meryem artık üç çocuğuyla babasının evinde yalnızdı.
Bir erkeğin evi terk etmesi bazen yalnızca bir kişinin gitmesi değildir.
Bazen evde kalan herkesin statüsü değişir.
Meryem bunu çok kısa sürede öğrendi.
Eşi yanında olmayan bir kadındı artık.
Üç çocukla babasının evinde yaşayan bir kadın.
Kendi parasını kazanması imkânsız, gidecek yeri olmayan, çocuklarını bırakacak kimsesi bulunmayan bir anne.
Çaresizlik insanı yalnızca yoksul bırakmaz.
Başkalarının insafına da teslim eder.
Meryem’in asıl yoksulluğu buydu.
Babası Halil’in evinde yaşıyor fakat hiçbir zaman o evin gerçek sahibi gibi davranamıyordu.
Zaten çocukluğunda da davranamamıştı.
Şimdi yanında üç çocuk olduğu için yükü daha ağırdı.
Sözler önce küçük başladı.
İmalar.
Sitemler.
Bakışlar.
Hakaretler.
Sonra dayak, zulüm...
Ve çocukların yanında söylenen sözler.
Meryem’in ne cevap verecek gücü ne de cesareti yoktu.
Ama bazı evlerde cevap vermek tartışmayı bitirmez; cezayı büyütür.
Bu yüzden hep sustu.
Mahir annesinin susmayı nasıl öğrendiğini çocuk yaşta gördü.
Önce cümleleri kısaldı.
Sonra sesi alçaldı.
Sonra bazı şeyleri anlatmamaya başladı.
Bir süre sonra yüzündeki ifadeler konuşmalarından daha fazla şey söyler olmuştu.
Nermin annesine yardım etmeye çalışıyordu.
Selim daha içine kapanıktı.
Mahir ise küçüktü.
Olanları anlamak için küçük, etkilerini taşımak için yeterince büyüktü.
Çocukken dünyanın bütün evlerini kendi eviniz gibi sanırsınız.
Bütün dedelerin Halil gibi olduğunu...
Bütün annelerin geceleri sessizce ağladığını...
Bütün çocukların odalarına çekilirken ayak seslerini dinlediğini...
Bir kapının nasıl açıldığına bakarak içerideki havanın nasıl olacağını herkesin anlayabildiğini düşünürsünüz.
Mahir de uzun süre öyle sandı.
Sonradan öğrendi:
Bazı çocuklar eve girerken korkmuyordu.
Bazı anneler sofraya otururken aşağılanmıyordu.
Bazı evlerde insanlar birbirine bağırmadan da konuşabiliyordu.
Bazı dedeler torunlarına korku değil, güven veriyordu.
Bunu öğrendiğinde çocukluğuna ilk kez dışarıdan bakmış oldu.
Ve gördüğü şey aile değildi.
Bir kuşatmaydı.
Meryem zamanla hastalandı.
Önce küçük ağrılar başladı.
Sonra geçmeyen yorgunluk.
Sonra bedeninin verdiği daha ciddi işaretler.
Fakat Meryem’in hayatında kendi sağlığı hiçbir zaman listenin başında olmadı.
Çocuklar vardı.
Ev vardı.
Para yoktu.
Koca yoktu.
Babasının baskısı vardı.
Akrabalar vardı.
Ve her şeyden önemlisi, yıllar içinde ona kendi acısını bile önemsememesi öğretilmişti.
Bir kadın yeterince uzun süre değersiz hissettirilirse bir gün kendi bedeninin yardım çağrısını bile başkalarına yük olmak gibi algılayabilir.
Doktora gitmesi gerekti.
Gidemedi.
Götürülmedi.
Geciktirildi.
Beklendi.
Geçer denildi.
Büyütüyorsun denildi.
Belki daha sonra denildi.
Sonunda hastaneye götürüldüğünde artık doktorların sesi de değişmişti.
Kanserdi.
Ve geç kalınmıştı.
Mahir hastalığın adını tam olarak anlamıyordu.
Kanser.
Çocuk zihninde bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyordu. Ama yetişkinlerin yüzüne baktığında kötü olduğunu anlayabiliyordu.
Annesi küçülüyordu.
Yatağın içinde.
Giysilerinin içinde.
Evin içinde.
Sesi zayıflıyordu.
Fakat elleri hâlâ çocuklarının başına dokunabiliyordu.
Mahir yıllar sonra annesinin yüzünü hatırlamaya çalıştığında ayrıntılar birbirine karışacaktı.
Gözlerinin tam rengini unutacaktı.
Yazmasını nasıl bağladığını bazen hatırlayamayacaktı.
Elbiselerinin desenleri silinecekti.
Ama elini unutmayacaktı.
Başına dokunan o eli.
Çünkü insan çocukken kendisine merhametle dokunan bir eli ömür boyu taşır.
Meryem öldüğünde ev bir anda sessizleşmedi.
Tam tersine, hayat devam etti.
İnsanlar konuştu.
Kapılar açıldı.
Yemekler yapıldı.
Birileri geldi.
Birileri gitti.
Çaylar konuldu.
Dualar edildi.
Sonra herkes kendi hayatına döndü.
Mahir’in çocuk aklı buna içerledi.
Annesi ölmüştü.
Dünya neden durmamıştı?
Bir insanın annesi öldüğünde güneşin ertesi sabah doğabilmesi ona büyük bir haksızlık gibi gelmişti.
Babası cenazede var mıydı, yok muydu; yıllar sonra bazı ayrıntılar birbirine karıştı.
Ama Mahir’in zihninde değişmeyen tek gerçek vardı:
Babasız büyümüşlerdi.
Şimdi annesiz de kalmışlardı.
Geriye üç çocuk kalmıştı.
Nermin.
Selim.
Mahir.
Ve Halil’in evi.
Yetimlik bazen anne babanın ölmesi değildir.
Bazen etrafınız insan doluyken size ait tek bir güvenli insanın bulunmamasıdır.
Mahir’in çocukluğu kalabalık geçti.
Amcalar.
Dayılar.
Teyzeler.
Halalar.
Enişteler.
Yengeler.
Kuzenler.
Birbirine hem kanla hem evliliklerle bağlanmış onlarca insan.
Fakat kalabalığın içinde sahipsizlik mümkündü.
Hatta bazen sahipsizlik en çok kalabalık ailelerde hissedilirdi.
Çünkü herkesin sizin üzerinizde hakkı olduğunu düşündüğü yerde hiç kimse sizin için sorumluluk almak zorunda hissetmeyebilirdi.
Halil yaşlandıkça yumuşamadı.
Bazı insanlar yaşlandıkça hayatı daha iyi anlar.
Bazıları ise yalnızca eski alışkanlıklarının yaşlı hâline dönüşür.
Evde düzen hâlâ korkuyla sağlanıyordu.
Kim nerede oturacak, kim kiminle konuşacak, hangi çocuk ne kadar yiyebilir, kim nereye gidebilir...
Her şeyin görünmez bir hesabı vardı.
Çocukların da.
Mahir büyüdükçe içinde bir şey sertleşmeye başladı.
Önce korkuyordu.
Sonra öfkelenmeye başladı.
Sonra susmaya.
Ve en sonunda gitmeyi düşünmeye.
On beş yaşına geldiğinde çocuk sayılırdı.
Ama çocukluğunu yaşayalı çok olmuştu.
Bir gün karar verdi.
Büyük bir planı yoktu.
Parası yok denecek kadar azdı.
Gideceği yer belli değildi.
Onu bekleyen kimse yoktu.
Fakat bazen bir insanın gitmesi için varacağı yeri bilmesi gerekmez.
Kaldığı yerde artık yaşayamayacağını bilmesi yeterlidir.
Mahir evden çıktı.
Arkasına bakıp bakmadığını yıllar sonra kendisi bile hatırlamayacaktı.
Belki baktı.
Belki bakmadı.
Ama geri dönmedi.
Bir gün.
Bir ay.
Bir yıl.
Değil.
Otuz yıl.
Önce büyük şehirlere gitti.
İnsan kalabalıklarının içinde kaybolmayı öğrendi.
Kimsenin onu tanımadığı sokaklarda yürümenin nasıl bir özgürlük olduğunu ilk kez orada hissetti.
Kimse ona kimin torunu olduğunu sormuyordu.
Kimse babasının ne yaptığını bilmiyordu.
Kimse annesinin hangi aileden geldiğini merak etmiyordu.
İlk kez yalnızca Mahir olabiliyordu.
Ama özgürlüğün de bedeli vardı.
Aç kaldığı günler oldu.
Yanlış insanlara güvendi.
Uykusuz kaldı.
Çalıştı.
Kaybetti.
Yeniden başladı.
Bazen cebindeki para bir sonraki güne yetmedi.
Bazen geceleri kalacak yer bulmak mesele oldu.
Fakat bütün bunlara rağmen içinde garip bir direnç vardı.
Çünkü hiçbir patronun bağırması Halil’in evindeki bir bakış kadar korkutmuyordu onu.
Hiçbir yabancı şehir o eski ev kadar yabancı gelmiyordu.
Sonra yollar uzadı.
Şehirler değişti.
Ülkeler değişti.
Diller değişti.
Mahir büyüdü.
Çocukluğunda kendisine verilmeyen hayatı kendi elleriyle kurmaya çalıştı.
Başardı mı?
Kısmen.
Çünkü insanın evden kaçmasıyla ev insanın içinden çıkmıyordu.
Bazı geceler annesi rüyasına giriyordu.
Bazen bir sofrada insanların birbirine bağırdığını duyduğunda çocukluğundaki hâline dönüyordu.
Bir adam sesini sertçe yükselttiğinde omuzlarının istemsizce gerildiğini fark ediyordu.
Birisi ailesini sorduğunda cümleleri kısalıyordu.
“Nerelisin?”
Memleketinin adını söylerdi.
“Ailen orada mı?”
Biraz dururdu.
“Dağınık.”
Bu kelime ona yıllarca yetti.
Dağınık.
Ne kadar büyük bir enkazı saklayabiliyordu tek bir kelime.
Yıllar geçti.
Halil öldü.
Onun kuşağından birçok insan öldü.
Kimi hastalıktan.
Kimi yaşlılıktan.
Kimi ardında yarım kalmış hesaplar bırakarak.
Ailenin büyükleri birer birer toprağa girdi.
Onların çocukları başka evlere dağıldı.
Kuzenler büyüdü.
Yeni çocuklar doğdu.
Yeni evlilikler yapıldı.
Eski kavgaların neden başladığını bilmeyen ama taraflarını ezberlemiş yeni bir kuşak oluştu.
Sonra deprem geldi.
Taşları yerinden oynattı.
Duvarları indirdi.
Çatıları çökertti.
İnsanların yıllarca terk edemediği evleri birkaç dakika içinde dünyadan sildi.
Mahir fotoğrafları gördü.
Çocukluğunun geçtiği sokaklardan bazıları tanınmaz hâldeydi.
O eski evlerden geriye moloz kalmıştı.
İçinde annesinin ağladığı odalar...
Halil’in sesinin yankılandığı duvarlar...
Mahir’in bir köşeye çekilip büyümeyi beklediği odalar...
Yoktu.
İşte o gün, içinde yıllardır bastırdığı memleket duygusu kıpırdadı.
Belki artık her şey bitmiştir, diye düşündü.
Zalimler ölmüştü.
Evler yıkılmıştı.
O düzenin merkezi kalmamıştı.
Belki geriye yalnızca insanlar kalmıştı.
Ve Mahir yorulmuştu.
İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, yaşlandıkça doğduğu toprağın adını daha farklı söylüyordu.
Memleket.
Çocukluğunda kaçılması gereken yerdi.
Orta yaşlarında ise dönüp görülmesi gereken bir yere dönüşmüştü.
Belki insan kırk beşine geldiğinde geçmişiyle kavga etmekten yoruluyordu.
Belki affetmek istemiyordu.
Ama anlamak istiyordu.
Belki sadece bir sofraya oturup:
“Ben geldim.”
demek istiyordu.
Bunun üzerine döndü.
İlk zamanlar güzeldi.
Hatta Mahir kendi kendine kızdı.
Bunca yıl neden gelmedim, diye düşündü.
Akrabalar sarıldı.
“Otuz yıl olmuş.”
dediler.
“İnsan bu kadar ayrı kalır mı?”
Sofralar kuruldu.
Çaylar içildi.
Eski fotoğraflar çıkarıldı.
Ölenlerin isimleri anıldı.
Çocukluğunda kendisinden büyük olan kuzenlerin saçları ağarmıştı.
Küçük çocuklar şimdi anne baba olmuştu.
Mahir ilk günlerde onların yüzlerinde geçmişi değil zamanı gördü.
Zaman herkesi yumuşatmış gibiydi.
Halil yoktu.
Onun buyurgan sesi yoktu.
Kimse Mahir’e nerede oturması gerektiğini söylemiyordu.
Kimse tabağına uzanan eline bakmıyordu.
Kimse kapıdan ne zaman çıkacağına karar vermiyordu.
“Demek ki gerçekten bitmiş.”
diye düşündü.
İçinde uzun yıllardır açık duran bir boşluk sanki kapanmaya başlamıştı.
Memlekette yürüdü.
Mezarlığa gitti.
Annesinin mezarının başında uzun süre durdu.
Kırk beş yaşındaki bir adam olarak geldiği mezardan on yaşındaki bir çocuk gibi ayrıldı.
İnsan annesinin karşısında kaç yaşında olursa olsun biraz çocuk kalıyordu.
Meryem’e anlatamadığı otuz yılı içinde anlattı.
Gittiği şehirleri.
Ülkeleri.
Çalıştığı işleri.
Kaybettiklerini.
Kazandıklarını.
Kaç kere yeniden başladığını.
Sonra sustu.
İçinden tek bir cümle geçti:
“Beni burada bırakmasaydın.”
Bu bir suçlama değildi.
Bir çocuğun otuz yıl gecikmiş cümlesiydi.
Zaman geçtikçe Mahir bazı şeyleri fark etmeye başladı.
İlk başta küçüktüler.
Bir soru.
Bir ima.
Bir bakış.
“Otuz yılda ne yaptın?”
Normal bir soruydu.
Anlattı.
Sonra soru değişti.
“Ne kadar kazandın?”
Gülümsedi, geçiştirdi.
“Evin var mı?”
“Var.”
“Nerede?”
Söyledi.
“Kaça aldın?”
Mahir sustu.
Başka bir gün başka biri sordu:
“Neden evlenmedin?”
Bir başkası:
“Kimlerle görüşüyorsun?”
Bir diğeri:
“Bunca yıl neden hiç aramadın?”
Sonra cümlelerin içine suçluluk serpilmeye başladı.
“Biz senin ailendik.”
“İnsan akrabasını tamamen siler mi?”
“Geçmiş geçmişte kaldı.”
“Büyüklerin de kendilerine göre sebepleri vardı.”
“Halil kötü adam değildi aslında.”
Mahir ilk kez o zaman irkildi.
Halil’in adı geçtiğinde odanın içindeki havanın değiştiğini hissetti.
Ölen insanlara karşı tuhaf bir merhamet vardı.
Sanki ölüm yalnızca insanı hayattan değil, yaptıklarının sorumluluğundan da çıkarıyordu.
Bir başkası:
“Eskiden herkes öyleydi.”
dedi.
Mahir cevap vermedi.
Çünkü biliyordu:
Herkes öyle değildi.
Her baba kızını üç çocukla çaresiz bırakıp aşağılamıyordu.
Her aile hastalanan bir kadının yardım çağrılarını görmezden gelmiyordu.
Her evde çocuklar korkuyla büyümüyor, her çocuk on beş yaşında kaçmıyordu.
Fakat Mahir tartışmadı.
Dinledi.
Dinledikçe başka bir şey fark etti.
Halil ölmüştü.
Ama dili yaşıyordu.
Onun cümleleri farklı ağızlarda yeniden kuruluyordu.
Onun denetimi yoktu.
Ama insanların birbirinin hayatına müdahale etme hakkını kendilerinde görme alışkanlığı sürüyordu.
Artık kimse bağırmıyordu belki.
Kimse yumruğunu masaya vurmuyordu.
Kimse açıkça:
“Bunu yapacaksın.”
demiyordu.
Yeni kuşak daha incelikliydi.
“Senin iyiliğin için söylüyoruz.”
diyorlardı.
“Aile arasında bunların hesabı olmaz.”
diyorlardı.
Eski zorbalık emir veriyordu.
Yeni zorbalık suçluluk hissettiriyordu.
Eski düzen kapıyı kilitliyordu.
Yeni düzen insanın zihninin içine bir kapı yapıyordu.
Mahir bunu fark ettiğinde memlekete döneli birkaç ay olmuştu.
Bir akşam kalabalık bir sofrada oturuyordu.
Etrafında ikinci kuşak vardı.
Çocukluğunda birlikte büyüdüğü insanlar.
Bazıları eski kavgaları hatırlıyor, bazıları yalnızca büyüklerinden duyduklarını biliyordu.
Konu yine geçmişe geldi.
Birisi annesi Meryem’den bahsetti.
“Çok hassastı.”
dedi.
Mahir başını kaldırdı.
Mahir’in eli bardağın üzerinde durdu.
Sonra başka biri:
“Rahmetli Halil de kolay adam değildi ama o kadar çocuğu, aileyi bir arada tutuyordu.”
dedi.
Bir arada tutmak.
Mahir yıllardır duymadığı kadar ağır bir cümle duymuş gibi hissetti.
Çünkü çocukluğunun bütün gerçeği bir anda ters çevrilmişti.
Bir arada tutmak mı?
Annesinin ağladığı ev miydi o?
Babasının kaçtığı düzen mi?
Kendisinin on beş yaşında terk ettiği aile mi?
Otuz yıl kimsenin dönüp bakmadığı çocuklar mı?
Bu muydu bir arada tutulmak?
Mahir ilk kez yüksek sesle konuştu.
“Bazı şeyleri bir arada tutmak marifet değildir.”
Masa sustu.
Mahir devam etti:
“Bazen dağılması gereken şeyler vardır.”
Kimse cevap vermedi.
Bir süre sonra konu değiştirildi.
Ama Mahir için artık hiçbir şey değiştirilemezdi.
Çünkü o anda anladı:
Duvarlar yıkılmıştı.
Düzen yıkılmamıştı.
İmparator öldü.
İmparatorluk insanların içinde yaşamaya devam ediyordu.
O geceden sonra geçmiş daha sık gelmeye başladı.
Bir yüz...
Bir soru...
Bir ses tonu...
Bir sofrada birinin diğerini küçümsemesi...
Bir gencin hayatına herkesin karışması...
Bir kadının fikri sorulmadan onun hakkında karar verilmesi...
Bir çocuğun büyüklerin yanında susturulması...
Mahir her defasında aynı şeyi hissediyordu.
Kırk beş yaşındaki bedeni o odadaydı.
Ama içinde on beş yaşındaki çocuk ayağa kalkıyordu.
Git.
diyordu.
Git.
Mahir önce bu duygudan utandı.
Belki sorun bendedir, diye düşündü.
Belki otuz yıl uzak kalınca insan yabancılaşıyor.
Belki ben alışamıyorum.
Sonra daha dikkatli bakmaya başladı.
Hayır.
Sorun yalnızca geçmiş değildi.
Geçmiş yeni giysiler giymişti.
Eskiden aile büyüğü korku salıyordu.
Şimdi aile bağı kullanılıyordu.
Eskiden insanlar emirle susturuluyordu.
Şimdi ayıplanma korkusuyla.
Eskiden kapılar kapatılıyordu.
Şimdi sorular soruluyordu.
Ne yaptın?
Nereye gittin?
Ne kazandın?
Kiminle görüştün?
Neden böyle yaptın?
Bizden ne saklıyorsun?
Hepsinin altında aynı eski cümle yatıyordu:
"Senin hayatının bir kısmı bize aittir."
Mahir’in otuz yılda öğrendiği en önemli şey ise bunun tam tersiydi.
İnsanın hayatı kendisine aitti.
Aile sevebilirdi.
Destekleyebilirdi.
Yanında durabilirdi.
Ama sahip olamazdı.
Bir sabah çocukluğunun evinin bulunduğu yere tekrar gitti.
Hava serindi.
Toprağın üzerinde birkaç kırık taş vardı.
Mahir eğildi.
Eski evden kalıp kalmadığını bilmediği küçük bir taş parçasını eline aldı.
Belki o evdendi.
Belki değildi.
Zaten önemi yoktu.
Taşı avucunda çevirdi.
Çocukken bu evin sonsuza kadar ayakta kalacağını sanmıştı.
Halil’in sonsuza kadar yaşayacağını.
Büyüklerin her zaman büyük kalacağını.
Kendisinin de daima o korkmuş çocuk olacağını.
Hiçbiri doğru çıkmamıştı.
Ev yıkılmıştı.
Halil ölmüştü.
Mahir büyümüştü.
Fakat bir şey hâlâ oradaydı.
O evin insanlara öğrettiği ilişki biçimi.
Korku.
Kontrol.
Müdahale.
Susma.
Boyun eğme.
Suçluluk.
Ve bütün bunların üzerine örtülen tek bir kelime:
Aile.
Mahir taşı yere bıraktı.
O anda ilk kez annesini başka türlü düşündü.
Yıllarca Meryem’in kaderini yalnızca acı olarak görmüştü.
Şimdi onun hayatını bir uyarı gibi görüyordu.
Annesi gidememişti.
Gidecek yeri yoktu.
Ekonomik gücü yoktu.
Çocukları vardı.
Toplum vardı.
Babası vardı.
Kocası yoktu.
Kapılar kapalıydı.
Mahir’in ise kapısı açıktı.
Otuz yıl önce çocukken o kapıdan kaçmıştı.
Şimdi yetişkin bir adam olarak aynı kapıdan bilinçli biçimde çıkabilirdi.
Bu kez kaçmasına gerek yoktu.
Bu kez seçebilirdi.
Akrabaları onun yeniden uzaklaşmaya başladığını fark etti.
Telefonlara daha geç cevap veriyordu.
Her davete gitmiyordu.
Her soruya cevap vermiyordu.
Kendi hayatıyla ilgili bazı konuları anlatmamaya başladı.
Bunun üzerine yeni cümleler geldi.
“Değiştin.”
Mahir içinden:
Evet.
dedi.
“Eskiden böyle değildin.”
Eskiden on beş yaşındaydım, diye düşündü.
“Aileden kaçılmaz.”
Mahir bu cümlede istemsizce gülümsedi.
Çünkü hayatının ironisi tam karşısında duruyordu.
O aileden bir kez kaçmıştı.
Ve hayatta kalmıştı.
Şimdi ikinci kez gidiyordu.
Fakat bu defa gidişinin adı kaçmak değildi.
Sınır koymaktı.
Memleketten ayrılacağı gün mezarlığa yeniden gitti.
Meryem’in mezarının başında durdu.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra sessizce:
“Anne,” dedi, “seni bırakmıyorum.”
Boğazı düğümlendi.
“Onları bırakıyorum.”
Yıllarca ailesinden uzak durduğu için annesinden de uzaklaştığını düşünmüştü.
Sanki memlekete dönmezse annesine ihanet edecekmiş gibi.
Sanki çocukluğunu reddetmek annesini reddetmekmiş gibi.
Şimdi bunun doğru olmadığını anlıyordu.
Bir insanın ailesinin yanlışlarını reddetmesi ailesini inkâr etmek değildi.
Bazen tam tersine, aileden kalan en temiz şeyi korumanın tek yoluydu.
Mahir annesinden korkuyu almak zorunda değildi.
Sessizliği almak zorunda değildi.
Çaresizliği almak zorunda değildi.
Meryem’den ona kalan başka şeyler de vardı.
Dayanmak.
Çocuklarını sevmek.
Şefkat.
Ve bütün acısına rağmen sertleşmemek.
Mahir mezardan ayrılırken arkasına baktı.
Otuz yıl önce bir evden çıkarken geride ne bıraktığını bilmiyordu.
Şimdi biliyordu.
İnsan bazen doğduğu yeri terk etmez.
Orada kendisine biçilen kişiyi terk eder.
Otobüs hareket ettiğinde Mahir cam kenarında oturuyordu.
Şehir ağır ağır geride kaldı.
Yıkılmış mahallelerin yerine kurulan yeni binalar göründü.
Yeni dükkânlar.
Yeni yollar.
Yeni çocuklar.
Dağlar ise yine aynı yerdeydi.
Mahir bu kez onlara başka türlü baktı.
Otuz yıl önce o dağların arkasında özgürlük olduğunu sanmıştı.
Şimdi biliyordu:
Özgürlük herhangi bir dağın arkasında değildi.
Herhangi bir şehirde de değildi.
Bir ülkede hiç değildi.
İnsan geçmişinin kendisi adına karar vermesine izin vermediği gün başlıyordu özgürlük.
Telefonu çaldı.
Ekranda akrabalarından birinin adı vardı.
Bakıp bekledi.
Telefon çalmaya devam etti.
Eskiden cevap vermemek ona suçluluk hissettirirdi.
Bu kez hissettirmedi.
Telefon sustu.
Mahir başını cama yasladı.
Yol uzuyordu.
İçinde garip bir huzur vardı.
Çünkü bazı insanlar hayatlarında bir kez evlerinden ayrılır.
Mahir iki kez ayrılmıştı.
İlkinde on beş yaşındaydı.
Korkuyordu.
Nereye gideceğini bilmiyordu.
Arkasında annesizliği, babasızlığı ve kendisine dar edilmiş bir çocukluğu bırakmıştı.
İkincisinde artık kırk altı yaşındaydı.
Artık korkmuyordu.
Nereye gideceğini biliyordu.
Ve bu kez arkasında insanları değil, onların kendisi üzerindeki hak iddiasını bırakıyordu.
Otuz yıl boyunca yuvasını aramıştı.
Memleket sandığı yere döndü.
Akraba sandığı insanların arasına girdi.
Geçmişin evlerini aradı.
Hiçbirini bulamadı.
Sonunda çok daha zor bir gerçeği kabul etti:
Bazı insanların dönebileceği bir çocukluk evi yoktur.
Bazılarının memleketi bir şehir değildir.
Bazılarının yuvası bir aile sofrasında kurulmaz.
Onlar yuvalarını yıllar boyunca kendi içlerinde inşa ederler.
Duvar duvar.
Kapı kapı.
Kendilerini korumayı öğrenerek.
Hayır demeyi öğrenerek.
Kimseye hesap vermeden yaşayabileceklerini öğrenerek.
Sevginin itaate ihtiyaç duymadığını öğrenerek.
Ve günün birinde, kendilerine ait olmayan bütün suçlulukları kapının dışında bırakarak.
Mahir gözlerini kapattı.
Otobüs dağların arasındaki son virajı dönerken memleket artık görünmüyordu.
Bu defa arkasına bakmadı.
Çünkü ilk gidişinde evsiz kalmıştı.
İkinci gidişinde ise nihayet evine dönüyordu.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.