0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
139
Okunma
İnsan, çocukken canını en çok yakan hikayeyi, büyüdüğünde kendi elleriyle yeniden yazar. Bir labirentin içindedir çoğu zaman insan. Bir çıkış kapısı aradığımızı sanırız ama adımlarımız bizi hep o ilk yaranın alındığımız, o karanlık odaya götürür sürekli. Kaçmak, aslında o eski canavara doğru atılmış en hızlı koşudur. Zihnin bir uçtan diğer uca savrulması gibi, insan da geçmişin nefretinden kaçarken onun ikizine sığınır. Çünkü ruh, ne kadar vahşi olursa olsun, sadece tanıdığı acıların koynunda uyuyabilir. Bilmediği bir cennette yaşamaktansa , ezberlediği o tanıdık cehennemde
kendini daha güvenli hisseder insan."Yarasına aşık olur mu bir insan?Olurmuş bazen,
Sırtındaki kırbaç izinden kaçan bir köle gibi koşarsın şehre,Ama gider, yine sırtını kırbaçlatacak bir efendi seçersin kendine.
Eski acıların o yüksek, gürültülü manik zirveleri, aslında geçmişin sessiz çığlıklarından kaçma çabasıdır. İnsan zihni o kadar hızlı koşar, o kadar çok konuşur ve o kadar büyütür ki kendini; sanki o hızla çocukluğun o izbe, karanlık koridorlarını geride bırakabileceğini sanır. Oysa o yalancı ışıklar söndüğünde, o parlak gökyüzü çatladığında düşülen yer yine aynı kuyudur. İstismara uğramış bir ruhun trajedisi buradadır: Kendini kurtarmak için çıktığı her basamak, onu düşeceği o derin depresif uçuruma biraz daha yaklaştırır. Kaçtığın canavar, aynadaki aksinden başka bir şey değildir artık.
Sadece o hastane koridorlarında, o demir parmaklıkların ardında değildi bu savaş. Asuman, İstanbul’un kalabalık caddelerine adım atacağında, takım elbiseleriyle işine yetişmeye çalışan adamların, şık kıyafetleri içinde gülümseyen kadınların gözlerinde de aynı gölgeleri görecekti. Dışarıdan bakıldığında hayatı son derece düzgün, pürüzsüz ve sağlıklı görünen binlerce insan, aslında kendi içlerinde geçmişlerinde yanan o sönmeyen ateş ile beraber yaşıyorlardı. Sabahları aynaya bakıp maskelerini yüzlerine iliştiriyor, akşama kadar o muazzam tiyatroyu oynuyorlardı. Oysa her birinin zihninde, çocukluklarından kalma kırık bir oyuncağın sızısı, hiç iyileşmeyen bir acının izi ya da geçmişin o karanlık odasından yükselen bir çığlık vardı. Dünya, deli dediklerimizle akıllı sandıklarımızın değil; acısını dışarı vuranlarla, onu ruhunun en derin dehlizlerinde saklayıp sessizce boğulanların dünyasıydı.
Fakat insan ruhu, ne kadar hırpalanırsa hırpalansın, mucizevi bir direnç mimarisine sahipti. İlaçlar zihnin kimyasal fırtınalarını dindirebilir, terapistler karanlık labirentte elinde bir fenerle sana yol gösterebilirdi; ama o labirentten çıkacak olan, o paslı zincirleri kıracak olan yine insanın kendisiydi. İnsan, ruhsal hastalıkların o vahşi dalgalarıyla dalgalanırken, düştüğü o en derin kuyunun dibinde çaresizce beklerken anlardı ki: En büyük celladı olan zihni, aynı zamanda onun en güçlü panzehiriydi. Başkasının eliyle sürülen hiçbir merhem, insanın kendi yarasına üflediği o ilk nefes kadar şifalı olamazdı. Dışarıdaki tüm şifacılar, sadece içerideki o uyuyan devi uyandırmak için bekleyen birer elçiydi. Ruh, kendini yok etme gücüne sahip olduğu gibi, kendi küllerinden yepyeni bir gökyüzü inşa etme kudretine de sahipti. Nihayetinde insan, kendi karanlığının içinde kaybolduğu gibi, kendi ışığının da tek kaynağıydı.
Dr Asuman ,kendisini bekleyen uzun bir ruhsal yolculuğa çıkıyordu. Bu yolculuğun , onu nerelere götüreceğinden habersiz şekilde , yeni bir dünyaya doğru yol alıyordu.
Bir insana ayna olabilmek ve o insana içindeki o labirente dönmüş ruhsal delhizlerinin haritasını çıkarmasına yardımcı olabilmek ve çıkış kapısını bulmasına yardımcı olabilmek en kutsal görevlerden biriydi...
İnsan her zaman bir aynaya bakmaya mecburdur, kendi çehresini görmek için. Bir aynası yok ise bir o kadar uzak ve yabancıdır kendi çehresine. Hayatta lüzumlu ve lüzumsuz her şeyin silüetini hafızamıza kazıdığımız halde veya yıllar önce tanıştığımız bir kişinin bakışlarını, yıllar sonra karşılaştığımız halde anımsayabiliyorsak; eğer bir aynamız olmadıysa ve hiçbir aynaya bakıp kendimiz ile tanışmadıysak, bir o kadar uzağızdır o içimizdeki yabancı kişiye.
İşte tam bu noktada hayat, camdan ve sırdan yapılmış o soğuk nesnelerin ötesinde, bize etten ve kemikten yeni aynalar sunar. Bazen bir arkadaş, bazen bir sevgili, bazen de sadece hayatımıza teğet geçen bir yabancı olur bu ayna. Kendimize dair asla göremediğimiz o kör noktalar, bizi çevreleyen insanların gözlerinde can bulur. Bir dostun içten bir kahkahası, içimizdeki saklı neşenin kanıtıdır; bir sevgilinin hüzünlü bakışı ise kendi kırgınlıklarımızın dürüst bir yansımasıdır.
Çevremizdeki insanlar, bizim dünyaya yaydığımız enerjinin yankı odasıdır. Birine gösterdiğimiz şefkat de, içimizde bastırdığımız öfke de onlardan bize doğru en saf ve en çıplak haliyle geri döner. Üstelik bu insani aynalar, evimizdeki camlar gibi bizi sadece dış görünüşümüzle yargılamaz; ruhumuzun en gizli dehlizlerini, zaaflarımızı ve erdemlerimizi de yüzümüze vurur. Karşımızdaki kişinin bize gösterdiği saygı veya sergilediği mesafe, aslında kendimize biçtiğimiz değerin en dürüst raporudur. Hayat, etrafımızı sarmalayan bu canlı aynalar vasıtasıyla bize durmaksızın şu soruyu fısıldar: Karşında gördüğün insandan ne kadar memnunsan, içindeki o yabancıya da o kadar yakınsın demektir.
Ne var ki, varoluşun bu en dürüst alışverişi her zaman pürüzsüz bir düzlemde gerçekleşmez; çünkü insan dediğimiz ayna, doğası gereği bükülmeye ve kırılmaya müsaittir. Bazen en yakından baktığımız o gözler, kendi içsel fırtınalarıyla paramparça olmuş birer "kırık ayna"dan ibarettir. Kırık bir aynaya bakarak kendi bütünlüğünü anlamaya çalışmak, insanın felsefi olarak düşebileceği en büyük yanılgıdır. Karşımızdaki sevgilinin veya dostun kendi yaraları, önyargıları ve eksiklikleri, bizim yansımamızı da parçalar halinde bize geri fırlatır. O çatlaklardan sızan görüntü artık bize değil, o aynanın kendi kırgınlıklarına aittir. Biz ise o kırıklarda kendimizi çirkin, eksik veya kusurlu görerek inciniriz; oysa hasar bizim çehremizde değil, baktığımız ruhun yüzeyindedir.
Nihayetinde insan, başkalarının gözlerinde kendini ararken felsefi bir dengeyi gözetmek zorundadır. Çevremizdeki insanların bizi bize fısıldayan dürüstlüğüne ne kadar ihtiyacımız varsa, onların kırık yansımalarının bizi zehirlemesine izin vermeyecek bir içsel süzgece de o kadar muhtacızdır. Gerçek o ki; dışarıdaki aynalar ne kadar berrak ya da ne kadar kırık olursa olsun, o aynalardan yansıyan silüeti alıp kendi içine götürecek, onu derinlemesine süzüp o "içimizdeki yabancı" ile el sıkışacak tek bir nihai yargıç vardır: insanın kendi bilinci. Kendi çehremizi tanıma yolculuğu, dışarıdaki aynalardan topladığımız parçaları, içerideki o büyük hakikat tapınağında birleştirebildiğimiz an tamamlanır.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.