Yağmurlu bir pazar günü öğleden sonra ne yapacaklarını bilmeyen milyonlar, bir de ölümsüzlük isterler. susan ertz
Aydakikulube
Aydakikulube

Bir Ruh Doktoru-1

Yorum

Bir Ruh Doktoru-1

0

Yorum

1

Beğeni

0,0

Puan

139

Okunma

Bir Ruh Doktoru-1

2000 yılının eylül ayı, taşraya her zamanki gibi sararmış yapraklar ve serin ikindi rüzgarlarıyla gelmişti. Yirmi dokuz yaşındaki Dr. Asuman, Sağlık Ocağındaki masasında oturmuş, pencereden dışarıdaki uçuşan tozlara bakıyordu. Önündeki stetoskop, yıllar önce kurulmuş bir çocukluk hayalinin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Tam o sırada odanın ahşap kapısı iki kez hafifçe tıkırtıyla çalındı.
Kapı aralandığında, içeriye ilçenin otuz yıllık emektarı, sırtı hafifçe kamburlaşmış postacı Mustafa Amca girdi. Yüzündeki çizgiler kasabanın yollarını, gözlerindeki yorgunluk ise yılların yükünü taşıyordu.
Asuman masasından doğrulup yüzüne samimi bir tebessüm yerleştirdi:
— Buyur Mustafa Amca, hoş geldin. Geçmiş olsun, bir şikayetin mi var? Yoksa ilaçların mı bitti?
Mustafa Amca, elindeki kalın meşin çantayı hafifçe yana kaydırdı. Yüzünde muzip ama bir o kadar da endişeli bir ifade vardı. Cebinden çıkardığı resmi, beyaz zarfı Asuman’a doğru uzattı:
— Yok be doktor kızım... İlaç falan değil derdim. Hele al şu mektubunu da bir bakalım... Bugün iyi mi olacağım, yoksa kötü mü, birlikte görelim.
Asuman’ın kalbi göğüs kafesine sığmayacak gibi çarpmaya başladı. Titreyen elleriyle zarfı aldı. Üzerindeki logoyu görünce nefesi kesildi. Aylardır gecesini gündüzüne katarak çalıştığı, uykusuz nöbetlerin ardından girdiği Tıpta Uzmanlık Sınavı’nın (TUS) resmi sonuç belgesiydi bu. Zarfı yırtarcasına açtı. Gözleri satırlar arasında hızla gezindi. Sayfanın altındaki o kelimeyi gördüğünde odadaki zaman durmuş gibiydi.
Mustafa Amca, genç doktorun yüzündeki donukluğu görünce heyecanla öne doğru eğildi:
— Hele söyle be güzel kızım, merakta bırakma ihtiyar adamı. İyi mi, kötü mü haber?
Asuman, gözlerinden süzülen ilk damlayı silmeden başını kaldırdı. Dudaklarında on beş yıldır açmayan bir çiçek filizlenmişti:
— Dile benden ne dilersen Mustafa Amca! Kazandım... Nihayet kazandım!
Mustafa Amca şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, ellerini iki yana açtı:
— Neyi kazandın be kızım? Zaten koca doktorsun, başımızda taçsın. De hele, daha ne olacaksın ki?
Asuman, masanın üzerindeki beyaz önlüğünün yakasını eliyle kavradı. Sesinde yılların biriktirdiği bir kararlılık vardı:
— Ruh ve Sinir Hastalıkları Uzmanı olacağım Mustafa Amca. Psikiyatrist olacağım.
İhtiyar postacı, kasaba mantığının getirdiği o saf samimiyetle gülümsedi:
— İlahi doktor kızım, zaten bütün ilçenin delilerine, delirenlerine sen bakmıyor musun? Daha ne doktoru olacaksın ki?
— Öyle deme Mustafa Amca, dedi Asuman. Sesi bu kez biraz buğulanmıştı. — Uzman olacağım. Büyük şehirlere gideceğim. Sizin buralardakilerden çok daha ağır, zihninin karanlığında kaybolmuş insanlar var orada. Onları tedavi edeceğim, ellerinden tutacağım.
Mustafa Amca’nın yüzündeki tebessüm birden uçup gitti. Gözleri ağlamaklı oldu. Bu genç, fedakar kadının gidişi, kasaba için büyük bir kayıptı.
— Alışmıştık be kızım sana... Demek şimdi buraları bırakıp gideceksin, öyle mi?
Asuman cevap veremedi, sadece başını sallayabildi. Zarfın üzerindeki o adrese baktı tekrar: İstanbul Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi. Ortaokul sıralarında, hayatının en karanlık gününde defterinin kenarına karaladığı o hastaneyi kazanmıştı.
İçini garip, hafifletici bir sevinç kapladı. Odada yalnız kalır kalmaz masadaki çevirmeli telefona sarıldı. Ezbere bildiği o numarayı tuşladı. Telefon üç kez çaldıktan sonra açıldı. Karşı taraftaki ses, ona hayatını veren kadına aitti.
— Öğretmenim... Kazandım! İstediğim bölümü, hayalini kurduğum o hastaneyi kazandım öğretmenim!
Hattın diğer ucunda derin, kurşun gibi ağır bir suskunluk oldu. Ardından Nuran Öğretmen’in ağlamaklı, titreyen sesi duyuldu:
— Hiç şaşırmadım Asuman... Kazanacağından adımı bildiğim gibi emindim kızım. Sadece... Sadece çok duygulandım.
Her ikisinin de gözlerinden yaşlar, geçmişin muhasebesini yapar gibi sessizce süzüldü. Nuran Öğretmen sesini toparlamaya çalışarak sordu:
— Ne zaman başlayacaksın göreve? Bak, sakın o koca şehre gitmeden önce bana uğramamazlık etme. En az bir hafta benim misafirimsin, bende kalacaksın, unutma.
— Tamam öğretmenim... Tamam canım annem, geleceğim, dedi Asuman.
Telefonu kapattığında, Asuman’ın zihni bir anda 2000 yılından kopup geçmişin o tozlu koridorlarına savruldu. Onun için 1985 yılının o nisan gününden öncesi, sanki zihninden bir silgiyle tamamen kazınmıştı. Her şey, o nisan sabahı Nuran Öğretmen’in sınıfa girip her zamankinden farklı, buz gibi bir ses tonuyla, "Asuman, bir dakika dışarı gelir misin?" demesiyle başlamıştı.
On iki yaşındaki bir çocuk için hayat, o kapının eşiğinde allak bullak olmuştu. Koridorda Nuran Öğretmen onun omuzlarından tutmuş ve fısıldamıştı:
— Asuman, şimdi polis amcalar gelecek. Seni karakola götürecekler kızım.
Asuman, korku dolu, kocaman açılmış gözlerle öğretmeninin yüzündeki çaresizliği okumaya çalışmıştı:
— Polis mi? Karakol mu? Beni mi? Neden öğretmenim, ben bir şey yapmadım ki?
— Korkma, ben de seninle geleceğim. Yanındayım. Karakolda öğreneceğiz her şeyi.
Asuman’ın babası sessiz, kendi halinde bir devlet memuruydu. Annesi ise aynı okulda matematik öğretmenliği yapıyordu. O gün annesinin dersi yoktu, evdeydi. Babasına ise yıllar önce Bipolar Bozukluk teşhisi konmuştu; uzun süredir raporluydu ve evde ilaçlarını alarak istirahat ediyordu. Ancak son haftalarda babasının zihnindeki dengeler tamamen bozulmuştu. Ağır nöbetler geçiriyor, "Beni zehirleyeceksiniz!" diyerek hastanede yatarak tedavi olmayı şiddetle reddediyordu. Gün geçtikçe hırçınlaşıyor, etrafa ve evdeki eşyalara zarar vermeye başlıyordu.
Küçük Asuman ve Nuran Öğretmen, okulun önünde bekleyen o soğuk, mavi şeritli polis aracına bindiklerinde kasaba sessizliğe bürünmüştü. Aracın içinde kimse konuşmuyordu.
Asuman dayanamayıp sormuştu:
— Neden karakola gidiyoruz öğretmenim? Bizim ne işimiz var orada?
Polis memurları dikiz aynasından birbirlerine baktılar. Uzun, ezici bir sessizlik oldu. Ardından polis aracı, karakol sapağını geçerek birden devlet hastanesine doğru yönünü değiştirdi. İşte o an Nuran Öğretmen hıçkırıklarını daha fazla tutamadı, Asuman’ın küçücük ellerini kendi avuçlarının içine aldı:
— Asuman... Metin olmalısın güzel kızım. Ne olursa olsun ben yanındayım, sakin olmalısın.
Asuman hiçbir şey anlamıyor, zihni bu belirsizliği algılayamıyordu. Evde kimseyle konuşmayan, günlerce odasından ve yatağından çıkmayan hasta bir babası, dünyalar tatlısı bir annesi ve henüz beş yaşında olan küçük bir erkek kardeşi vardı. Ne olabilirdi ki?
Polis aracı acil servisin önünde acı bir frenle durdu. İçeri girdiklerinde, Asuman’ın burnuna çarpan o keskin antiseptik kokusu hayatı boyunca peşini bırakmayacaktı. Koridorda, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş komşuları duruyordu. Nuran Öğretmen, dizleri titreyen Asuman’ı plastik bir sandalyeye oturttu. Kendisi de önünde diz çöktü, ellerini sımsıkı kavrayıp gözlerinin içine baktı. Acı gerçek, bir kurşun gibi döküldü öğretmeninin dudaklarından:
O sabah, babasının geçirdiği ağır bipolar manik atak kontrolden çıkmıştı. Zihnindeki sancıların esiri olan adam, evde kendisine engel olmaya, onu sakinleştirmeye çalışan eşine cinnet anında saldırmıştı. Talihsiz kadın, aldığı bıçak darbeleriyle mutfak zemininde hayatını kaybetmişti. Babası ise araya girenlerin müdahalesiyle ağır yaralı olarak yoğun bakımına kaldırılmıştı. Beş yaşındaki küçük kardeşi ise şans eseri o sırada yan odada uyuyor ve yara almadan kurtuluyordu.
Asuman’ın dünyası o saniyede, o soğuk hastane koridorunda altüst oldu. 1985 yılının o nisan günü, onun çocukluğunun bittiği, masumiyetinin öldüğü ve hayatının en büyük travmasıyla tanıştığı gün olarak tarihe geçti.
Annesinin toprağa verilmesinin, babasının ise cezaevindeki yüksek güvenlikli psikiyatri koğuşuna mahkum edilmesinin ardından, o iki yetim çocuğa Nuran Öğretmen sahip çıktı. Onları kendi evine aldı, bağrına bastı; Asuman’a hem analık hem hocalık yaptı.
Asuman, annesinin mezarı başında henüz on iki yaşındayken kendi kendine bir söz vermişti: Akıl sağlığı yüzünden parçalanan, karanlığa gömülen hayatları iyileştirecekti. İnsanların "deli" deyip korktuğu, dışladığı ya da zincirlere vurduğu o karanlık zihinlerin derinliklerine inecek, başka çocukların annesiz kalmasını, başka babaların birer katile dönüşmesini engelleyecekti. Tıp fakültesini işte bu intikam ve şifa hırsıyla, birincilikle bitirdi.
Şimdi takvimler Eylül 2000’i gösteriyordu. Elindeki TUS sonuç belgesiyle bu küçük taşra kasabasından ayrılmaya hazırlanan Dr. Asuman, aslında kendi çocukluk trajedisinin başladığı yere, ruh hekimliğinin kalbine, Türkiye’nin en büyük akıl hastanesine gidiyordu.
İstanbul Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, onun için sadece bir kariyer basamağı veya bir iş yeri değildi. O koca hastane; annesinin hatırasına sunacağı bir kefaret, babasının onu esir alan hastalığına karşı açtığı büyük savaşın ana cephesi olacaktı.
Ertesi gün Mustafa Amca’nın ve kasaba halkının duaları ve gözyaşlarıyla uğurlanan Dr. Asuman, Nuran Öğretmeni’nin dizinin dibinde geçireceği o son bir haftada geçmişin tüm yaralarını son kez saracak ve İstanbul’a, yani hayalini kurduğu o zorlu, karanlık ama kutsal göreve doğru ilk adımını atacaktı.

Paylaş:
1 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Bir ruh doktoru-1 Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Bir ruh doktoru-1 yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Bir Ruh Doktoru-1 yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
Paylaş
YAZI KÜNYE
Tarih:
2.8.2026 20:11:52
Beğeni:
1
Okunma:
139
Yorum:
0
BEĞENENLER
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL