6
Yorum
13
Beğeni
5,0
Puan
203
Okunma

Bir toplumun en büyük serveti ne yeraltı kaynaklarıdır ne de kasasındaki paradır. Bir toplumun en büyük serveti, yetişmiş insan gücü, adalet duygusu ve kurumlarına duyduğu güvendir. Bunlar kaybedildiğinde geriye kalan hiçbir zenginlik uzun süre ayakta kalamaz.
Yıllardır bu ülkede insanlardan fedakarlık istendi. Sabretmeleri istendi. Daha güzel bir gelecek için bazı sıkıntılara katlanmaları gerektiği söylendi. İnsanlar inandılar. Kimi inancıyla, kimi idealleriyle, kimi vatan sevgisiyle destek verdi. Çünkü herkes kendisine verilen sözlerin gerçekleşmesini istedi.
Fakat zaman geçtikçe ortaya çıkan manzara başka bir gerçeği gösterdi.
Asıl mesele kaynak yetersizliği değildi, Asıl mesele imkanların nasıl kullanıldığıydı.
Bir ülkede liyakat geri plana itilirse, ehliyetin yerini sadakat alırsa, kurumlar adalet yerine yakınlığa göre şekillenirse orada yalnız ekonomi bozulmaz. Orada ahlak da bozulur. İnsanlar çalışmanın değil, birilerine yakın olmanın değerli olduğunu düşünmeye başlar. Gençler bilgiye değil ilişkilere yatırım yapar. Başarı emekle değil bağlantıyla elde ediliyormuş gibi bir kanaat oluşur.
İşte asıl yıkım burada başlar.
Çünkü kul hakkı yalnızca bir insanın cebinden para almak değildir. Hak etmeyen birini hak edenin önüne geçirmek de kul hakkıdır. Bir gencin yıllarca çalışarak hazırlandığı sınavın değerini düşürmek de kul hakkıdır. Kamu kaynaklarını israf etmek de kul hakkıdır. Makamları ehline vermemek de kul hakkıdır. Bir vatandaşın ödediği vergiyi verimsiz projelerde tüketmek de kul hakkıdır.
Kul hakkı bazen bir yetimin lokmasını almak şeklinde ortaya çıkar, bazen de milyonlarca insanın geleceğini ilgilendiren kararları liyakatsiz kadrolara teslim etmek şeklinde.
Üstelik bütün bunlar yapılırken en çok kullanılan kelimeler çoğu zaman ahlak, vicdan, inanç ve dava olmuştur. Oysa değerlerin en çok konuşulduğu dönemler, bazen onların en çok ihlal edildiği dönemlerdir. Çünkü gerçek ahlak, kendisini sürekli anlatmak zorunda kalmaz; davranışlarda görünür.
Bir ülkede dürüst insanların önü kapanırken, yetenekli insanlar dışlanırken, gençler başka ülkelerde gelecek ararken, üretmek yerine tüketmek teşvik edilirken yalnız ekonomik bir kayıp yaşanmaz. Aynı zamanda büyük bir insan kaynağı kaybı yaşanır. Yılların emeği, bir neslin umudu ve bir toplumun enerjisi sessizce israf edilir.
Bunun bedelini ise yalnız bugünün insanları ödemezler, onu daha henüz doğmamış nesiller de ödemek zorunda kalırlar.
Çünkü kötü yönetimlerin faturası bir seçim döneminde çıkmaz, bu bazen on yıllar boyunca ödenir.
Bir ülkeyi ayakta tutan şey beton değildir. Makamlar değildir. Propaganda hiç değildir. Bir ülkeyi ayakta tutan şey adalettir. İnsanların hak ettikleri yere gelebileceklerine dair inançlarıdır. Devletin bir grubun değil, bütün vatandaşların emaneti olduğuna dair güvendir.
Emanet duygusu kaybolduğunda geriye sadece güç mücadelesi kalır. Güç ise ahlakla sınırlandırılmadığında her şeyi tüketebilir.
Bugün dönüp geçmişe bakıldığında sorulması gereken soru şudur:
Bu ülkeye verilen imkanlar gerçekten millet için mi kullanıldı, yoksa belirli çevrelerin rahatlığı ve devamı için mi harcandı?
Çünkü tarih, yapılan propagandaları değil, ortaya çıkan sonuçları yazar.
Ve sonuç ortadadır.
Bir toplumun kaynaklarını tüketmek büyük bir hatadır. Fakat bir toplumun adalet duygusunu, liyakat anlayışını ve geleceğe olan inancını tüketmek çok daha büyük bir vebaldir.
İşte asıl israf budur ve işte asıl kul hakkı da burada başlar.
"Unutmayın ki çalınan yalnız bugünün kaynakları değil, aynı zamanda yarınların umutlarıdır."
*
Mehmet Demir
12525
5.0
100% (8)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.