1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
63
Okunma
Aradan iki mevsim geçmiş, adanın o kurşuni kış melankolisi yerini haziranın ilk sıcaklarına bırakmıştı. İskeleden yukarı doğru süzülen rüzgâr, bu kez çam kokulu uysal bir meltemdi; yol kenarlarında katırtırnakları parıldıyor, bahçe duvarlarından mor salkımlar taşıyordu. Ada, kış uykusundan uyanmış hafif bir neşeyle çalkalanıyordu ama benim kafamda yine o hiçbir yere varmayan, bitmek bilmeyen uğultu... Cebimde ellerimle yokuşu tırmanıyordum. Kömür bu kez yanımda değildi; iskelede, muhtarın kahvesinin önünde, güneşin en tatlı yerine uzanmış keyifle uyuyakalmıştı.
Aslında o günden sonra defalarca geçtim o kapının önünden. Aylarca cebimde rüzgârdan koruduğum o boşlukla, o ahşap eşiğin etrafında dolandım durdum. Ama gidip de o kapıyı çalamadım. Tam elim zile gidecekken, tam o sıcak çaya sığınacakken durdum; çünkü bilirdim, insan bir eşiği bir kez geçti mi, artık geriye dönemezdi. O eşik, hayatın hoyrat gerçekliğiyle o gün yakaladığımız o saf, o şiirsel an arasındaki tek sınırdı. Bir de üstüne o bitmek bilmeyen kış hastalıkları, şehrin bitap düşüren o lüzumsuz telaları araya girince, ben hep o sınırın bu tarafında kalmayı, o büyülü ihtimali incitmemeyi seçtim. Meğer insan, hayal kırıklığından korktuğu için en çok da kendi kalbinin eşiğinde beklermiş.
Gözüm gayriihtiyari o ahşap köşke kaydı. Kapısı kapalıydı ama bahçede, o kış günü rüzgârın savurduğu kâğıtların çamura düştüğü yerde hoyrat bir hareketlilik vardı. İki adam, köşkün eski yaşanmışlıklarını güneşin altında bir kamyonete yüklüyordu. Tozlu bir şifonyer, kenarı kırık bir hasır sandalye ve iplerle alelacele bağlanmış eski kitap kolileri... Bahçedeki o yeşillik ve canlanan doğa, bu gidişin hüznünü daha da keskinleştiriyordu.
Göğsüme kurşuni bir ağırlık oturdu. Adımlarım benden bağımsız, o tanıdık bahçe kapısına yöneldi. Eşya taşıyan adamlardan birine, sesimdeki endişeyi gizlemeye çalışarak sordum:
"Kolay gelsin. Köşkün hanımı... Taşınıyor mu?"
Adam, sırtındaki ağır çuvalı kamyonun kasasına bırakıp alnının terini sildi; adanın o her şeyi kanıksamış, telaşsız sesiyle cevap verdi:
"Hanımefendi geçen hafta bitirdi buradaki mesaisini beyim. Zaten buralı değildi. Şehirde bir okulda öğretmenmiş; yazmak, kafa dinlemek için tutmuştu bu eski evi. Haziran gelip de okullarda bu seminer, tayin işleri falan başlayınca, apar topar döndü şehrine ."
İçimde bir yerde, o kış günü havada yakaladığım çizgili sayfalardan birinin daha yırtıldığını hissettim. Geç kalmıştım. Korktuğum o eşik, şimdi aşılması imkânsız bir uçuruma dönüşmüştü.
Adam tam arkasını dönüyordu ki, sanki unuttuğu bir şeyi hatırlar gibi durdu. Kamyonun ön koltuğundan eski, kenarları aşınmış, kapaksız bir defter çıkardı. "Dur hele," dedi, defteri bana uzatarak. "Şunu çöpe atacaktık ama madem buralardan tanırsın, sende kalsın. İçinde hep şiir mi, yazı mı ne var. Biz anlamayız."
Defteri elime aldım. Sayfalarını denizden esen melteme karşı karıştırdım; o yağmurda mürekkebi dağılan çizgili sayfaların devamıydı bu. Sayfaların birinin arasında, o günkü fırtınadan hatıra kalmış, kurumuş bir çam pürçüğü ve aceleyle düşülmüş bir not vardı. Tarih, o rüzgârlı karşılaşmamızın tam bir gün sonrasıydı:
"Çay soğudu, rüzgâr dindi. Gelen olmadı. Ama deniz kokusunu anlayan isimsiz bir adam geçti buradan. İnsan bir kere karşılaşırmış derler adada, geri kalan her şey sadece hatırlamakmış... Varsın çayımız yarım kalsın yabancı, şiir tamamlandı ya..."
Defteri göğsüme bastırdım. Tıpkı o gün, onun o kaçıp gidecek bir kuşu tutar gibi sıkı sıkı bastırdığı gibi... Parmaklarıma defterin tozundan ve geçmişin kokusundan siyah bir leke bulaştı. Yazıyla dertleşenlerin lekesiydi bu; tanıdım. O eşiği geçememiştim belki ama o eşik, bu defterin satırlarında sonsuza dek mühürlenmişti.
Köşkten aşağı, iskeleye doğru yürürken adanın erguvanları ve mor salkımları yüzüme gülümsüyordu ama rüzgâr çam dallarında yine o eski, sitemkâr ıslığını çalıyordu. Evet, o çay hiç içilmemişti, o ahşap kapı bir daha yüzüme açılmayacaktı. Ama şimdi anlıyordum: Bazı hikâyeler adımlarla değil, ancak o eşikte durup beklemekle kemale ererdi. Cebimde rüzgârdan koruduğum o küçük boşluk, artık sahipsiz ama ruhu olan bir defterle doluydu.
Sait Faik haklıydı. Yazmasaydım deli olacaktım; ama artık biliyordum ki, dünyanın bir yerlerinde birileri uzaklara bakarak yazıyordu. And olsun ki, biz hiç konuşmasak, birbirimizin adını bile bilmesek de, aynı denizin kıyısında, o ortak eşikte iyileşiyorduk.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.