0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
40
Okunma
İHANETİN TORTUSU
Ne yazayım…
Yüreğimde kor gibi yanan öfkeyi mi? Yoksa içimde bile bile bastırdığım haykırışları mı?
Sormayın bana neden suskunsun diye… Sustuğum yok! İçim konuşuyor, kalbim çığlık çığlığa bağırıyor ama siz duymuyorsunuz.
Gözlerimin içi sanki bir karanlık tünelin ucunda asılı kalmış; ne gün var ne umut… Ellerim titriyor, dişlerim sıkılı. Saçlarımın arasına sinmiş çaresizlik teri… Karşımda gördüğüm adamın gözbebeklerinde yalnızca ihanetin tortusu var.
Kimi kandırıyorsunuz siz?
PKK’nın tanık, TSK’nın sanık sandalyesine oturtulmasına tık demediniz de…
Şimdi kalkmış, bayrağımız indirilince şaşırmış gibi yapıyorsunuz. Hadi oradan!
Hatırlıyor musunuz Habur’u?
Ben unutmadım.
O gün gökyüzüne atılan her havai fişek, göğsüme saplanan birer hançerdi. O otobüs üstündeki zafer naraları... UEFA kupası değil o, millete edilen tokadın şovuydu. Ama siz baktınız, gülümsediniz. "Barış" dediniz… Biz ağladık.
Peki ya Barzani?
"Diyarbakır’a karışırız" diyen adamı baş tacı ettiniz.
Kongreniz de onur konuğu yaptınız!
Üstelik salonda alkış tufanı koparken “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye haykırdınız.
Ben o anı televizyon da izlerken dizlerimin üstüne çöktüm.
Ruhum o an lime lime doğrandı.
Gözlerimi yumdum, çünkü görmeye tahammülüm kalmamıştı.
Saçılıma karşı çıkanlara ne dediniz?
“İki cihanda lekeli”...
Allah’tan korkmadınız mı siz?
Bir adam düşünün, türküsünde “Barutun kokusu düştü burnuma” diyor.
“Dört bir yana dibinden patlatayım” diye mırıldanıyor.
“Adamlar gibi dağlara düşeyim” diyor, “Kürdistanımı istiyorum” diye haykırıyor.
Bu adamı tuttunuz, barış güvercini yaptınız!
Yetmedi, kalktınız, eline mikrofon tutuşturdunuz, düet yaptırdınız!
Bu mu sizin barışınız?
Bu mu sizin adaletiniz?
Kaç defa indirildi bayrağımız Ankara’nın ortasında?
DEP, HADEP, DEHAP, DTP, BDP…
Sayı saymaktan utanır oldu dilim, ama onlar utanmadı!
Bayrağımızı indirdiler!
Üstelik herkesin gözleri önünde.
BDP milletvekilleri teröristlerle sarmaş dolaş…
Kalaşnikof omuzlarında, gülümsüyorlar kameraya...
Kandil’den yeni inmiş gibi bir rahatlıkla...
Ve Dünya Lideri’nin etrafındaki kalemşörler…
Bir Dünya Lideri’nin partisinin milletvekili çıkıp “PKK zulme karşı savaşıyor” diyebiliyor!
Bir başkası Türkiye’de “Türk yoktur” diyebiliyor!
Ulus devlet için “Allah’ın belasıdır” diyor biri, diğeriyse “Ben dağdakilerle yaşamak istiyorum” diyor utanmadan.
Ve siz bu adamları alıp “akil” adam yapıyorsunuz!
Ve sonra…
“PKK ile masaya oturduğumuzu söyleyen şerefsizdir” dediniz.
Peki, kiminle oturdunuz o masaya?
Kime açtınız devletin arşivini, tutanaklarını?
Apo’ya Diyarbakır meydanında “Ulusa Sesleniş” konuşması yaptırmadınız mı?
Manşet manşet “TSK cami bombalayacaktı” iftiraları atılırken,
Apo çıkıp “İsteklerim yapılmazsa halk savaşı başlatırız” dedi.
O sözleri sansürlediniz.
O sözleri duymadınız, duydurmadınız.
Ama o her şeyi açık açık söyledi:
“AKP’yle ittifak kuracağız.”
“Başkanlık sistemine destek veririz.”
Ve siz sustunuz!
Yalaka basın koşa koşa Kandil’e gitti, canlı yayın yaptı,
Devletin valisi çıkıp “Abdullah Öcalan’ı takdirle karşılıyorum” dedi!
Ben ise sustum…
Ama içimde binlerce şehidin sesi yankılandı:
"Vatan sağ olsun!"
Gözlerimi duvara diktim. Yüreğimin tam ortasında yıllardır yanmaya devam eden bir kor gibi acı vardı. Boğazıma oturan öfkeyi yutamadım. Göz kapaklarım titredi, ellerim istemsizce yumruk oldu. İçimde bir haykırış birikti: “Bu muydu hak? Bu muydu adalet?”
Apo’nun paçavraları meydanlarda dalgalanırken, otomobiline Atatürk posteri yapıştıran bir vatan evladına trafik cezası kesildi bu ülkede. Sormayacak mıyız? Sormayacak mıyım?
19 Mayıs yasaklanırken, "Ne Mutlu Türküm Diyene!" yazılarını söken ellerle, PKK bayraklarına göz yuman aynı zihniyet değil miydi?
Savcının biri, üç rengin anlamını bile bile utanmadan, "Bu renkler Senegal’in, Gana’nın bayrağında da var" diyerek takipsizlik vermedi mi? Ben bunu duyduğumda dişlerimi sıktım, gözlerim doldu. Yüreğimde binlerce şehidin sesi yankılandı.
Yüreği vatan sevgisiyle dolu bir subay...
Bir yiğit...
PKK kurşunuyla tekerlekli sandalyeye mahkûm edilmişti. Ama alnı açık, şerefi tertemizdi. Ta ki bir itirafçının yalanlarıyla hayatına kıyacak kadar çaresiz bırakılana dek. O gün, devlet sustu. Vatan sustu. Ben sustum. Ama içimden bir şey koptu...
Peki, Oslo rezaletini ortaya çıkaran savcı?
O ne oldu?
Yıldırım gibi görevden alındı. Hızla unutturuldu. Düşün ki, ihaneti konuşan cezalandırıldı, ihaneti yapan değil!
Sonra...
Birileri çıktı, İsmet Paşa’ya “Hitler” dedi.
Sabiha Gökçen’e “soykırımcı” diyenlerin sesi daha çok çıktı.
Şehitlerimize kelle dendi, katile “sayın”.
Ben bu lafları duyduğumda, gözlerimi kıstım. Yüzüm karanlığa büründü. İçimden, "Kefenim hazırsa, sözüm de hazırdır!" dedim.
Dünya Lideri’ne o sözü yüzünden tazminat davası açan avukatı Silivri’ye göndermediler mi?
O kadını yargılamaya kalkmadılar mı, sırf adalet terazisini dik tuttu diye?
Bu mudur reva?
Gazilere haciz geldi bu ülkede.
Şehit babalarının kapısına icra dayandı.
Bunları gördükçe, içimde bir öfke büyüdü.
Sustum, çünkü konuşursam dağlar devrilirdi.
Ve...
10 şehidimiz toprağa verilmişti. Toprak hâlâ sıcaktı.
Ama Dünya Lideri Somali’de, şarkıcılarla poz veriyordu.
8 şehit daha... Bu kez Dünya Lideri Myanmar’daydı. Gözyaşlarını Myanmarlılarla paylaşıyordu.
Ben o fotoğraflara bakarken yumruğumu sıktım. Dudaklarımı ısırdım. İçimden bir ses, “Ya Rab, bu nasıl vicdan terazisidir?” diye haykırdı.
25 şehidimiz vardı.
Ve bir vali, bir bakana sucuk hediye ediyordu.
Sucuğun kokusu burnuma değil, ruhuma bulaştı.
Şehidin kanı daha kurumamışken, stadyumda sünnet düğünü yapıldı. Bakanlar kirve oldu, alkış tuttular.
Ben o sırada karanlık odamda, tek başıma alnımı duvara dayamış, gözlerimden yaş yerine ateş damlatıyordum.
Bu nasıl bir devirdir?
Bu nasıl bir düzendir?
"Türk’üm" demenin suç, "Bölücüyüm" demenin serbest olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz artık.
Ve ben...
Ben her sabah aynaya baktığımda kendime yemin ediyorum:
"Ey Türk’ün evladı... Bu zulme, bu çürümeye susarsan, sen de o sucuk dağıtanlar kadar günahkâr olursun!"
Ellerim titriyor. Masanın kenarına tutunmuşum, ama tutunduğum şey bir masa değil artık, bu devrin çürümüş vicdanı. Gözlerim, ekranın donuk ışığına değil, içimde tutuşan yangına kilitlenmiş. Dudaklarım kıpırdıyor ama ses çıkmıyor önce… Sonra içimde yıllardır bastırdığım çığlık bir anda taşıyor boğazımdan:
"Bu mudur devlet? Bu mudur adalet?"
Libyalılar, Yemenliler, Filistinliler, Suriyeliler... Ambulans uçaklarla geldiler, kırmızı halılarla karşılandılar. En lüks hastanelerde misafir edildiler. Üstelik bir kuruş bile ödemeden.
Dünya Liderine hediye edilen beygir bile özel uçakla getirildi. Beygir... At bile lüksle taşındı bu ülkede.
Peki ya bizim şehitlerimiz?
Kamyonet kasasında!
Evet, yanlış duymadınız.
Bir zamanlar dualarla uğurladığımız yiğitler, şimdi paslı bir kamyonetin arkasında memleketlerine gönderiliyor.
Bunun adı devlet mi? Bu, milletin yüzüne tokat atmaktır!
Gaziler mi?
Onlara otobüs bileti bile çok görülüyor.
Kendi ceplerinden veriyorlar.
Yüzleri çatlamış, gözleri yorgun, elleri baston tutarken... Kimse onların halini görmüyor.
Ama ben gördüm.
İnsanların gözlerinin içine baka baka yürüdüler bir sabah gar önünden. Omuzlarında sadece çanta değil, kırılmış hayaller, unutulmuş kahramanlıklar vardı.
Bir gün televizyonda dinledim o sözleri.
“Dünya Lideri olarak bu sorumluluğu almam. Parası olan bastırır, kurtulur. Olmayan, vatanı bekler.”
Kalbim sıkıştı o an.
Yutkundum ama geçmedi.
"Biz kimsesizlerin kimiyiz" diyordu…
Oysa ben kendi kimsesizliğime ağlıyordum.
Oğlunu askere göndermiş bir ananın duası kadar yüce ne var bu toprakta?
Ama bedelli geldi. Şak diye.
Parası olan seferden kaçtı, olmayan kefene sarıldı.
Dedim ki içimden, “Ensesi kalınsa canı sağ olsun, garibansa vatan sağ olsun.”
Ne acı değil mi?
Analar ağlamasın diye başladılar, sonra da "kaçanın anası ağlamaz" dediler.
Ben de kendi kendime, “Demek ki bizim analar, bu vatan için ağlamaya mecburmuş...” dedim.
Masadan kalktım. Odanın içinde yürümeye başladım. Ayaklarım yere değil, içimde kırılmış adaletin üzerine basıyor gibi.
Pencereye gittim, perdeyi araladım.
Gece çökmüş.
Ama bu karanlık, sadece gökyüzünde değil... Memleketin ruhuna çökmüş bir karanlık bu.
Televizyonda bir haber dönüyor.
Diyarbakır’daki anneler. 7 gün 24 saat canlı yayın. Her ekran onların nöbetinde.
Peki ya Anayasa Mahkemesi önünde, kendi evladı kumpasla içeri alınmış subay anneleri?
Onlara ne oldu?
Hiçbir kamera, hiçbir muhabir uğramadı yanlarına.
Onlar anne değil miydi?
Diyarbakır’daki anneyse, Ankara’daki kelaynak kuşu muydu?
Biri Kürtçe ağıt yaktı diye değerli, diğeri Türkçe dua etti diye sessizliğe mi mahkûm?
Kendimi aynanın karşısında buldum.
Bakıyorum yüzüme.
Gözlerim uykusuz, alnımda biriken çizgiler isyanın izleri gibi.
“Sen bu milleti bu hale getirenlere karşı susarsan, sen de onların ortağı olursun!” dedim kendi kendime.
Anayasa Mahkemesi’ni gayrimilli ilan ettiler.
Kandil’i, İmralı’yı “barışın tarafı” yaptılar.
Hukuk eğildi, büküldü, vicdan ayaklar altına alındı.
TÜSİAD’a hain dediler.
Ama aynı dili, aynı şiddeti PKK’ya karşı duymadım.
Duyamadım.
Ben artık neye kızacağımı, neye susacağımı, neye ağlayacağımı bilmiyorum.
Ama bir şeyi biliyorum:
Ben Türk’üm.
Ve ben susarsam, bu milletin yarası kanamaya devam edecek.
Ellerim cebimde, başım öne eğik yürüyordum o sabah. Sokak bomboştu, ama içimde bir kargaşa, bir isyan. Çöp kutusunun dibinde sallanan bayat bir simit parçasına üşüşmüş güvercinler gibi, zihnimin her köşesine bir soru üşüşmüş…
Her biri, cevapsız. Her biri, acı.
"PKK ortada cirit atıyor. Paşalarımız, komutanlarımız ise birer birer hapse tıkılıyor.
Bizim kılıcımız kınında, onların silahı sokakta."
Bir ömür boyu üniformayla, yeminle, törenle yaşayıp “terörist” yaftasını yediler ya, işte o an bu milletin alnına kara leke sürüldü.
Genelkurmay Başkanı müebbetle yargılandı içeride.
O bayrağın gölgesinde ter dökmüş, ömrünü dağlarda çürütmüş, nice pırıl pırıl subay…
Ve Hilmi Efendi ne dedi?
“Kasaptaki ete soğan doğramam.”
Ulan senin etin ne, soğanın ne!
Bu milletin evlatları yıllarca dağda kurşun yedi, sen kenarda sessizce seyrettin.
Dudaklarımı sıktım. Dişlerim birbirine kenetlendi. Yüzümdeki damarlar gerildi.
Yalnızca gözlerim anlatıyordu ne hissettiğimi.
Bir öfke…
İçten içe yakan, yıkan bir öfke.
“İmralı’daki caniyle el sıkışılırken sesi çıkmayan Necdet Bey…
Hasdal’da, duvara yazı yazılmış diye mahkemeye veriyor.
Yahu İmralı legal de Hasdal illegal mi?
Ne ara değişti bu memleketin pusulası? Ne ara karanlık yönü gösterir oldu?"
Bir gece hatırlıyorum.
Televizyonda görüntüler dönüyordu.
Askeri üsse saldırılmıştı.
Molotoflar havada, taşlar yağmur gibi yağıyor.
Sonra…
Bayrağımızı indirdiler.
Şanlı al bayrağımızı!
Gökyüzünden yere çektiler.
Hiçbir şey yapmadı Necdet Bey.
Sabrı taşmadı.
Lakin…
Emekli bir tümgeneralin eşi, Derya Hanım, sessiz çığlığa katıldı diye orduevine alınmadı.
İçim ezildi o an.
Yutkundum.
Gözlerimi kıstım.
Hissediyordum…
İçimdeki Türk, bağırıyordu.
“Bayrak düşerse, vatan düşer ulan!”
Ama kim duydu ki bu sesi?
Kim umursadı?
Bu iş saklı gizli değil ki.
Her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor.
Göğsümü gere gere soruyorum:
“Bir daha oy verin de, indirdikleri bayrağın yerine Kürdistan paçavrasını diksinler.”
Yok...
Ben susmam!
Bu dil yutulmaz!
Bu gönül satılmaz!
Bayrak yere indirilmişse, gökyüzü benim için kararır artık.
Ve bilin ki,
Toprak uğruna ölen varsa vatandır!
Şimdi ne mi yapıyorum?
Yüreğimi sıkan gömleğimi çıkarıp duvara asıyorum.
Gözlerim, eski bir bayrağa takılıyor… Solmuş, yırtılmış, ama hâlâ gururlu…
Önünde eğilip bir dua mırıldanıyorum:
“Ruhunu teslim eden yiğitlerin yüzü suyu hürmetine, bu millet tekrar dirilsin ya Rab!”
Ve usulca ekliyorum kendi kendime:
“Al bayrak yere düşse de, yere düşenin alnı biz olmayız!”
Siz yukarıdaki bu söylediğim sözlere bakmayın. Yıllarca vatan, bayrak, Türk diye seslenen dilim sustu. Ben ki şehit tabutunun arkasından yürürken neler düşünüyordum. Dağlarda terörist peşinde intikam ateşiyle dolaşıyordum. Devletimi yaşatmak için hayaller kuruyordum. Şimdi askerimi şehit edenlere “kurucu önder” diyorum. Statü vermeye çalışıyorum. Şehitlerimin kanını akıtanları devletime ortak etmeye çalışıyorum. Ey Cengiz Aytmatov benim Türk milliyetçiliği için atan kalbim şimdi “Mankut” oldu. İhaneti alkışlıyorum. Kendimi ben bile tanıyamıyorum.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.