Akıllı bir insan kazandığı paranın bırazını, aldığı nasihatın ise birçoğunu bir yana koyar. harry carns
erolbasci
erolbasci

Gözü Olmayan Adam

Yorum

Gözü Olmayan Adam

0

Yorum

4

Beğeni

0,0

Puan

91

Okunma

Gözü Olmayan Adam

Burak için dünya artık altı inçlik bir ekranın ışığından ibaretti.

Kadının adı yoktu, yüzü yoktu, kaç yaşında olduğu ya da nerede uyandığına

dair en ufak bir fikri yoktu. Sadece bir kullanıcı adı ve gecenin sessizliğini

bölen bildirim sesi vardı.

Başlarda sadece entelektüel bir oyun gibi başlayan bu yazışma, zamanla Burağın

zihninde kurduğu muazzam bir mabede dönüşmüştü. Dışarıdaki hayatı, sosyal çevresindeki

kadınların gülüşleri ya da iş arkadaşlarının flörtöz bakışları Burak için flulaşmış,

anlamsız gürültülere evrilmişti.

O, hiç görmediği bir sesin tonunu, harflerin arasından okumaya çalışıyor,

tuhaf ve sarsılmaz bir sadakatle bu hayalete bağlanıyordu.

"Bugün nasılsın?" diye yazdı Burak, parmakları titreyerek.

Cevap saatler sonra geldi:

"Yorgun."

Sadece tek bir kelime. Burak bu "yorgun" kelimesini saatlerce analiz etti. Bu yorgunluk

hayata mıydı, yoksa ona mı? Kadın, satır aralarında bir mesafe mi koyuyordu? Burağın kalbi,

bir sarkaç gibi umutla keder arasında gidip geliyordu. Bazen Rüya öyle bir cümle kuruyordu ki,

Burak onun ruhunun derinliklerine dokunduğunu hissediyor, dünyanın en şanslı adamı

olduğuna inanıyordu. O anlarda kadının sevgisinden, ona olan ilgisinden emin oluyor;

"Beni anlıyor," diyordu,

"Beni kimsenin görmediği gibi görüyor."

Ancak bazen de o "görüldü" işareti dakikalarca, saatlerce öylece kalıyordu. O boşlukta Burak,

kendi yetersizliğiyle yüzleşiyordu.

"Acaba çok mu üstüne gidiyorum? Sıkıldı mı? Belki de hayatında gerçek biri var,"

diye düşünürken buluyordu kendini. Beklemenin verdiği o zehirli sızı, sadakatini daha da perçinliyordu.

Çünkü acı çekmek, ona kadının gerçek olduğunu hissettiren tek şeydi.

Bir akşam, Rüya ona ismini şifreleyen bir akrostiş şiir gönderdi.

Burak şiirdeki kendi isminin harflerine bakarken, kadının o an penceresinden dışarı

bakıp kendisini düşündüğünü hayal etti.

O anki ilgi kırıntısı, Burağın tüm gün biriktirdiği kuşkuları sildi süpürdü.

Kalbi yine o tek kişilik orduya teslim oldu.

Onu hiç tanımıyordu ama onsuz bir anı bile düşünemez hale gelmişti. Burak, hiç dokunmadığı

bir ele, hiç bakmadığı bir göze duyduğu bu imkansız sadakatle, kendi yarattığı bir aşkın en

sadık mahkumu olmuştu.

Saçlarının boynuna akışını, gözlerinin billur bakışını hayal ediyor, avuçlarının yasemin kokusunu

derin derin burnuna çekiyormuşçasına gözlerini kapatıyordu

Burağın bu tuhaf sadakati, onu dış dünyaya karşı körleştirirken, aslında kendi içinde de

derin bir karanlığa sürüklemişti.

O artık "gözü olmayan bir adam" gibiydi;

Sadece ekrandan sızan ışığı görüyor, hayatın gerçek renklerini ve kadının satır aralarına

gizlediği asıl duyguları seçemiyordu. Kadın, bazen Burağın hiç beklemediği bir anda

"Bugün gök tam senin sevdiğin o deniz tonunda,"

diye bir mesaj atıyordu.

Bu, aslında "Seni ve neleri sevdiğini aklımdan çıkarmıyorum" demenin en zarif yoluydu.

Burak ise o sırada Rüyanın neden daha coşkulu cümleler kurmadığına, neden doğrudan

"Seni özledim" demediğine takılıp kaldığı için bu şeffaf ilgiye çarpıp geçiyordu.

Kadın, ona ruhunun en mahrem kapılarını aralayan hikayeler anlatıyor, Burağın zihninde

yankılanmak için can atıyordu; ancak Burak, kendi yarattığı

"ilgisiz kalma korkusu" içinde o kadar kaybolmuştu ki, kadının bu sessiz çığlıklarını,

bu derin yakınlaşma çabalarını bir türlü göremiyordu.

Diyapozonun sesi sönümlenmeye giderken, bir an gelip susacağını idrak edemiyordu.


Çünkü görmeyi becerebilen bir gözü yoktu.

Onun için sevgi; sadece sürekli bir onaylanma ve netlikten ibaretti.

Sürekli diyapozona vurulmalıydı.

Oysa kadın, sevginin en saf halini harflerin boşluklarına, paylaştığı bir şarkının nakaratına ya da

sadece ikisinin anlayabileceği o gizli şakalara, birlikte oluşturdukları o şifreli mesajlara yerleştirmişti.

Burak, kadının ilgisini bir türlü "kendi istediği kalıba" sığdıramadığı için, aslında önünde duran

o devasa sevgi okyanusunu bir çöl sanıyordu. Gözleri sadece kendi kaygılarına, kendi yetersizlik

hissine odaklanmıştı. Kadın her ;

"Buradayım"

dediğinde, Burak "Neden daha yakın değilsin?" diye sormaya devam ediyordu. Bu körlük, onu kadının

sevgisinden mahrum bırakmıyordu;

Sadece o sevginin varlığına olan inancını sakatlıyordu.

Burak, elindeki telefonun ışığıyla, güneşin doğuşunu arayan bir adam gibi, zaten içinde olduğu ışığı

fark edemeden karanlıkta kalmaya devam ediyordu.

Burak, kadının kendi etrafına ördüğünü sandığı o görünmez ama aşılmaz sandığı hayali

surlara çarptıkça ufalanıyordu. Kadın ne kadar zarifse, araya koyduğu mesafe o kadar keskin

ve rövanşist zannediyordu. Burak için bu mesafe bir güvenlik önlemi değil, bir reddedişti.

"Neden?" diye soruyordu kendi kendine,

"Neden bu kadar yakınken bu kadar uzağız?"

Bu "uzakta tutulma" hissi, zamanla Burağın içindeki o naif sadakati hırçın bir

fırtınaya dönüştürdü. Yazışmalarına zehirli bir dil sızmaya başladı. Kadının geç

gelen bir cevabına ağır imalarla karşılık veriyor, onun sessiz ilgisini küçümseyen,

sevgisini sorgulayan kırıcı cümleler kuruyordu.

"Zaten senin için bir ekrandaki yazıdan ibaretim, değil mi?"

diyerek kadının hassas ruhuna darbeler indiriyordu.

Oysa kadın, o surları Burağı dışarıda tutmak için değil, kendi kırgınlıklarını korumak

için örmüştü ve Burak her hırçınlaştığında, kadın o kalelerin içine biraz daha sinip

sessizce inciniyordu.

Bir akşam, Burağın sitem dolu bir mesajından sonra telefon

tamamen sustu. Bir saat geçti, bir gün geçti, üç gün geçti... O tanıdık bildirim sesi

bir türlü duyulmadı.

İşte o an, Burağın o kör gözleri dehşetle açıldı.

O sustuğunda dünya kapkaranlık oldu.

İçindeki hırçınlık, yerini göğsüne oturan devasa bir taş yığınına, kalbini oyulmuş taşocağı

yarasına, ağır bir kaybetme korkusuna bıraktı.

Onu hiç görmemişti, elini tutmamıştı ama onun yokluğu, Burak için oksijensiz kalmak gibiydi.

Gururu, öfkesi, "neden daha fazlasını vermiyor" deyişleri bir anda anlamını yitirdi.

Elleri titreyerek telefona uzandı.

Bu kez hesap sormak için değil, sadece varlığına muhtaç olduğu için yazdı:

"Seni görmeden, duymadan, sadece seninle nefes almayı öğrenmişim.

Kendi karanlığımda seni de incittim. Lütfen gitme, çünkü senin yokluğun benim

sonum olur."

Burak şimdi o surların önünde diz çökmüş, bir zamanlar az bulduğu o küçük ilgi kırıntılarına

muhtaç bir adamdı.

Artık tek bir gerçeği biliyordu:

Rüyayı kaybetmek, gerçeklerini kaybetmekten daha korkunçtu.


erol başçı

Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Gözü olmayan adam Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Gözü olmayan adam yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Gözü Olmayan Adam yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL