0
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
97
Okunma
İnsan, eksik olduğunu en son kendine itiraf eder. Çünkü eksiklik, dışarıdan bakıldığında bir kusur; içeriden hissedildiğinde ise bir çöküştür. Ve kimse kendi içinde çöken bir şeyi, ilk anda adıyla çağıracak kadar dürüst değildir.
Hep başkalarında görürüz o yarımı. Birinin sesinde fazlalık buluruz, bir başkasının suskunluğunda eksik bir cümle ararız. Yüzlerde, davranışlarda, seçimlerde… Hep bir şeyler “tam olmamıştır” bize göre. Oysa bu yargıların hiçbiri dışarıya ait değildir; sadece içimizde yankı bulan boşlukların başka bedenlerde duyulma biçimidir. İnsan, en çok kendinde taşıdığı eksikliği başkasında tanır. Ama tanıdığı şeyin kendisine ait olduğunu kabul edemez.
Bu yüzden hayat, çoğu zaman yanlış teşhislerle geçer.
Birini yargılarken aslında kendimizi saklarız. Birine kızarken, kendi görmezden geldiğimiz yanımızı sustururuz. Beğenmediğimiz her şey, içimizde dokunamadığımız bir yere temas eder. Fakat o temasın kaynağına inmek yerine, yüzeyde kalmayı seçeriz. Çünkü derine inmek, sadece görmek değil; aynı zamanda kabul etmektir. Ve kabul, insanın en ağır yüklerinden biridir.
İnsan kendine karşı cömert değildir. Kendine karşı ya fazla merhametlidir ya da acımasız. Ama adil değildir. Eksikliğini ya inkâr eder ya da onu o kadar büyütür ki artık değiştirilemez bir kader gibi görmeye başlar. Oysa asıl körlük, eksik olmakta değil; eksikliğin yerini yanlış bilmektedir.
Kendini tanıdığını sanan insan, çoğu zaman sadece alışkanlıklarını bilir. Neye sinirlendiğini, neyi sevdiğini, kimden uzak durduğunu… Ama nedenini bilmez. Çünkü neden, yüzeyde durmaz. Neden, insanın kendine söylemekten kaçındığı cümlelerin içinde saklıdır. Ve o cümleler, genellikle sessizdir.
İçimizde bir yer vardır; kimseye açmadığımız değil, kendimize bile göstermediğimiz. Orada eksiklerimiz durur. Adı konmamış, yüzü çevrilmiş, üstü örtülmüş hâlleriyle… Zaman zaman bir olayla, bir insanla, bir cümleyle o yerin kapağı aralanır. İçeriden bir şey sızar. Bir huzursuzluk, tarif edilemeyen bir daralma, sebepsiz bir öfke… İşte o anlar, gerçeğe en çok yaklaştığımız anlardır. Ama tam orada geri çekiliriz.
Çünkü görmek, değiştirmek zorunda bırakır.
İnsan, değişmekten çok yüzleşmekten korkar. Değişim, zaman ister. Ama yüzleşme anlıktır ve geri dönüşü yoktur. Bir kez gördüğün şeyi artık görmemiş gibi yapamazsın. Bu yüzden çoğu insan, gerçeğe yaklaşır ama dokunmaz. Sezer ama söylemez. Hisseder ama adlandırmaz.
Ve böylece eksiklik, içeride büyümeye devam eder.
İlginç olan şudur: İnsan eksik olduğunu kabul ettiğinde değil, eksik olmadığını düşündüğünde tamamlanma ihtimalini kaybeder. Çünkü eksik olduğunu bilen biri, en azından arayıştadır. Ama kendini yeterli sanan biri, kendi duvarlarının içinde dolaşır durur. Aynı düşünceler, aynı tepkiler, aynı kaçışlar… Fark etmediği şey, aslında hiçbir yere gitmediğidir.
Bir gün gelir, hayatın içindeki küçük çatlaklar büyümeye başlar. Önemsiz sandığın kırılmalar, anlam kazanır. Susturduğun şeyler konuşmaya başlar. Ve o zamana kadar başkalarına ait sandığın eksiklikler, yavaş yavaş yer değiştirir. Sana yaklaşır. Hatta senden başka kimseye ait olmadığını fark edersin.
İşte o an, insanın en yalnız olduğu andır.
Çünkü artık suçlayacak kimse yoktur.
Ayna ilk defa düzgün gösterir.
Ve insan, o an anlar: Eksik olan hayat değilmiş, onu taşıyanın kendisiymiş.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.