1
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
94
Okunma
O kış öylesine soğuk geçmişti ki insanı yazın varlığından şüpheye düşürüyordu. Kıyamet gibi soğuğun sonundaki ödülün buna razı gelmeye değip değmeyeceğini anlamaya çalışıyordum. Yaz elbette, içinde değilken uzak bir hayalete dönüşebiliyordu; fakat yaşıyorsanız ilginçliğini kaybediyordu. Kış ise ilginçliğini hiç kaybetmiyordu; yaşarken bir baskı unsuruydu, uzak bir yerde ya da zamanda bile olsa korkutucu olmaya devam ediyordu.Neyse ki biz mayıs ayına ulaşmıştık. Yağmurların ardı arkası kesilmese de öldürücü soğuklar gitmiş, insanların yükü hafiflemiş gibiydi. Rüzgârların da sertliği azalıyordu. Belki de koca dünyada işim haricinde kimseyle bağlantılı olmayıp tek başıma olduğumdan, kış bu derece zihnime tesir ediyordu.Her işi tek başına yapmak kudreti, yanında birini hissetmekten daha mı küçüktü? Belki de insan yaratılışı gereği çift olmaya ve sosyal olmaya uygundu; ya da sosyallik verimli olduğu için kendi toplumunu yaratmıştı. Ne taraftan bakarsanız bakın, beraber yaşamak hiçbir olumlu tasarruf üretmese dahi zihni daha toleranslı yapıyordu. İki kişi yenilecek bir yemeği de çoğu zaman bir kişi pişiriyordu; tek başına yediğinizde de bir kişi. Fakat zamanda bir incelme oluyordu.Acaba bunun üstüne, eski çağlarda bir kölenin zorla yemek yapması kendi algısal zamanını ne kadar değiştiriyordu? İstemeyerek yapıyorsa zamanın kalınlaşması gerekirdi. İnsan için doğanın o anki etik dayatmaları ruhsal çıktılar mı üretiyordu, yoksa bizim iç yapımız kendi özgürlüğünü tanımlayabilmek adına çevresine mi uyumlanıyordu bilmiyorum. Fakat yalnız olmak bana göre, ev işleri hariç, verimliydi.
Gözüm, komodinin üstünde duran davetiyeye ilişti. Kendimle çelişecek değildim elbet; insan çoğu zaman fırsatçı bir yaratıktı. Kendi çıkarı uğruna en yakın menfaate tutunuyordu ya da tutunmak zorunda kalıyordu. Gerçekliğe tahammül etmek belki de insan zihni için ağır bir işlemdi; çünkü çevremi gözlemlediğimde bunun tutarlı bir davranış olarak ortaya çıktığını görüyordum. Benim böylesine tedirgin ve nedenini anlayamadığım birçok durumum, örüntülü yanlışlar ürettiğini fark ediyordum.Bir şey yanlış bile olsa tekrar ediyorsa, orada muhakkak düzenli bir aksiyom olması gerekirdi. Zaten doğru neydi, nasıl anlatılır, nasıl ispatlanırdı? Hangi yönde doğruydu, hangi konumdan üretilebilirdi? Bir şey doğruya en yakın yanlış bile olsa, üstüne mutabakat istiyordu. Toplum, kendi iç referansından hiçbir zaman ispatlanamayacak ama üzerinde anlaşma sağlanmış başlangıcına kökten bağlı olduğu için hiçbir zaman ne romantik ne rasyonel hatalar vermeyecek doğrular üretebiliyordu.Bir adam fakirse, zengin bir ailenin kızıyla evlenemezdi. Bu bilgi hem yön açısından hem özneyi tanımlama açısından, hem de gerçeklikle tam izah edilemeyeceği hâlde yüzlerce yıl uygulanmıştı. Yani kısacası hakikat, aşk, doğrular adil değildi; fakat uzun uzun düşündüğünüzde topluma bir eşitlik yayıyordu. Bireysel olmasa da genel bir eşitlik.
Eğer bugünkü normlar üretilmişse ya da mutabakat sonucunda alanda verimli hâle gelmişse, özgürlüğümüz nasıl tanımlanacaktı? Özgürlük ahlakla başlayıp etikle mi bitiyordu, yoksa tahakküm irade mi gösteriyordu? Yani özgürlük dediğimiz şey, o anki koordinattaki ya da yaşamdaki gücümüzün bir çıktısı olarak mı tecelli ediyordu? Güçsüzün özgürlüğü ne kadar özgürlüktü?Masama bırakılan çiçeği öylece ellerime aldım. Pencereye dönerek gün ışığı görmesini, yapraklarının canlılığını, koparılmış sapının yeşilliğini iyice anlamak istiyordum. Bu bir hatıra amacı mı taşıyordu, yoksa çiçeğin doğasına olan merakım mıydı, bilmiyorum.Birkaç gün sonra Müjgan’la karşılaştık. Tevfik ile buluşacağını, kendisinin önemli bir şey konuşmak istediğini söyledi. Vücudum her saniye ısınıyormuş gibi, gözlerim bulanıklaşıyormuş gibi hissettim. Normalde bir iki kelimeden yola çıkar, olayların sonuçlarını çoğu zaman doğru tahmin ederdim. “Önemli bir şey konuşacağım” ne demekti? Bunu tam kavrayamamıştım.
“Çiçeği saklayacak mısın?” dedi.
“Ben çiçeği ektim,” diye fısıldayabildim sadece.
Müjgan “Görüşürüz,” diyerek çıktı. Odama dönüp insan dilinin en umulmadık zamanda zihni nasıl da uyardığını, taşıyamayacağın bir gürültünün nasıl da yönlendirildiğini fark ettim. Gerçekten de sadece çiçeği ekmeyi düşünmüştüm. Taptaze bir çiçekti; üç gün boyunca ölmemiş, kendi varlığını, kendi gerçeğini yaşamayı sürdürebilecek potansiyelini de göstermişti.Bahçeye çıkıp özenli bir şekilde güzel bir çukur kazdım, ortasına yerleştirdim ve suladım. Bir çiçeği saklamanın maliyeti bana göre çok fazlaydı. Onu ekmek, kendi doğasına bağlanması ve kendi sistemini tutarlı hâle getirmesi için yeterliydi. Hatta bana kalırsa ilk verimsiz hareket, bu çiçeği koparmaktı.
Peki ben bir soru karşısında neden bu denli aciz hissetmiştim? Çiçeği ekerek ondan kurtulmaya mı çalışmıştım, yoksa düşüncelerim gerçekten bu yönde miydi?
.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.