3
Yorum
16
Beğeni
5,0
Puan
269
Okunma


Nerede yakalamıştı o duyguyu? Bir çeşit huzur sanki... Bir pencerenin ardına dek açılması gibi... Tatlı bir esinti doluyor odaya. İşte aynen o oda gibiydi şimdi içi... O yaşlı kadın mı yol açmıştı buna..? Mini mini bedeniyle, o titrek adımları..? O kalabalığın içinde trafik ışığı yeşile dönüp de ilk adımlarını atmaya başlarken kendisi kaldırımda kalakalmıştı onu gözden kaybetmemek için. Bir saniye bile sürmemişti bir çırpıda kadının yanına ulaşıp kolundan tutması...
Şimdi o durumun üzerinden yarım saate yakın zaman geçmiş, bir kafede kahvesini yudumlarken hâlâ onun minnet dolu gözlerini ve titreyen sesiyle teşekkür edişini hatırlıyor, onun açtığı pencereden giren rüzgârın tatlı tatlı esişini duyuyordu içinde.
Az sonra, sözleştikleri saat geldiğinde biri gelecekti buraya... O gelmeden önce kafasında inceden inceye hesaplamıştı söyleyeceklerini. Hatta o sözleri söylerken nasıl bir tavır takınacağını, sesine vereceği ifadeyi... Mümkün olsa gözlerine bir çift bulut konduracak, şimşekler çaktıracaktı onlara.
Ama hayat çoğu zamanki gibi bildiğini okumuş, tüm bu hesap kitaptan azade yepyeni bir rota sunmuştu ona. Çünkü az sonra gelecek şahsa ilişkin önemli bir gelişme olmuş, ona dair hislerinde kökten bir değişim baş göstermişti birden. Oysa kafasında hazırladığı sözcükler, göstermek istediği tutum; ona konuşmasıyla, davranışlarıyla vermek istediği mesaj tamamen önceki duygularını ifade edecek nitelikteydi. Yani ona olan büyük öfkesini... Ama şimdi öyle başka bir yerdeydi ki! Bulunduğu noktadan görünen resim önceden baktığıyla şeklen benzeşse de anlam olarak çok başkaydı.
Artık resimde o yaşlı kadın da vardı çünkü. Ve kendisinin ona uzanan elleri... O kadının o ellere temas eden ufacık, nazenin bedeni; onun içinde çarpan yorgun ama sıcacık bir kalp... "Sağol evladım." demişti incecik sesiyle. Daha da konuşacaktı sanki fırsat bulsa. Ama trafiğin ortasındaydılar. O an ikisinin de tek düşüncesi karşı kaldırıma ulaşmaktı.
Aslında bu randevu olmasaydı bu tatlı kadının ılık rüzgârından biraz daha nasiplenmek isterdi. Ama o zaman hâlâ kızgındı görüşeceği kişiye. Bu yüzden de bu görüşme onun için hâlâ önemli bir yerdeydi.
Ayrılmadan önce "Bir yardımım olabilir mi? İsterseniz gideceğiniz yere kadar götüreyim." dediğinde; yaşlı kadın "Kızım bekliyor, onunla bir yerlere gideceğiz, yine de sağol çocuğum." diyip az ilerideki el sallayan, orta yaşlarda sarışın, alımlı bir kadını gösterince onu emin ellere bırakmanın ferahlığıyla vedalaşmıştı onunla. Utanmasa telefon numarasını isteyecekti neredeyse. Ama "bu kadarı da fazla kaçar" diye düşünüp kendini tutmuştu.
Dünyanın bin türlü hâli vardı sonuçta. Bu nazenin kadın nelerle karşılaşmış; neler duymuş, görmüştü bunca uzun ömrü içinde, kimbilir... Ne melek yüzlerin ardında ne şeytanlıklar barındığını, nezaket ve saygının kimi durumlarda nasıl da kötülüğün, zalimliğin maskesi hâline gelebildiğni...
Şimdi kendisine baktığında son derece efendi, duyarlı, sıcakkanlı bir genç görse de ona koşulsuz şartsız bir güvenle kapılarını açmasına engel olacak kadar ibretlerle dolu bir mazisi olmalıydı.
Yine de "sizi görmek isterim" deseydi bu müşfik kadın ona hayır diyemezdi sanki. İçi tereddütle dolup taşsa da, insanlara güvenmenin vardığı ibretlik noktayı gösteren, kötülüğün envai çeşidiyle dolu kareler gözünün önünden geçse de bu naif kadın kendisini kıramaz, teklifini muhtemelen kabul ederdi. Onun bu inceliğini kötüye kullanmamak, yorgun kalbini yüke sokmamak için onun, hayatından sonsuza dek çıkmasına izin vermek zorundaydı... Ve o da öyle yaptı.
Ama şimdi bu kafede farkına varmıştı ki; aslında bir şekilde o yaşlı kadın hayatında var olmaya devam ediyordu. Bu esinti, iç ferahlığı; bu sıkışmışlıktan kurtulmuşluk, hafiflemişlik hissi onun var olma biçimleriydi. Sanki o tatlı kadın usul usul nasihatlerde bulunuyordu kendisi böyle hoş şeyler hissettikçe. "Öfkeyle kalkan zararla oturur!" diyordu mesela. "Oğlum, iki günlük dünya; o görüşeceğin kişiyle alıp veremediğin ne, bilmiyorum ama bilsem de aynı şeyi söylerdim. Hiçbir şey senin gözlerindeki ışıltıyı, sesindeki yaşama coşkusunu söndürecek kadar önemli değil... Eninde sonunda bir gün benimle aynı noktada bulmayacak mısın kendini? Karşıdan karşıya geçerken tökezleyip düşersem korkusuyla sana el uzatacak biri çıksa diye içinden dualar etmeyecek misin? O zaman şimdi bunca önem verdiğin şeylerden çok daha önemli olmayacak mı sağ salim karşıya geçmek... Kızınla çay içip sohbet edebilmek bir yerlerde... Aklın fikrin yerinde, çevrende akan hayatın dışına itilmemiş, hâlâ o akışın içinde hissederek usul usul yudumlamak çayını... Bunu yapabildiğin, elden ayaktan düşmediğin için şükretmek... Ara ara geçmiş aklına geldiğindeyse, içini saran sıcacık bir duyguyla ’Heba etmemişim hayatımı...’ diyebilmek... ’Gerçekten değecek şeylere önem vermişim.’"
Hesabı istedi hemen. Öder ödemez apar topar uzaklaştı oradan. Artık öfke duymuyordu az sonra bu kafeden içeri girecek o kişiye. Ama yaşamında var olmasını istediği anlamına da gelmiyordu bu. Gözlerindeki ışıltıyı söndürecek her şey gibi ona da orada bir gıdım yer yoktu.
5.0
100% (10)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.