3
Yorum
12
Beğeni
4,8
Puan
461
Okunma
Sabahın erken saatleriydi.
Irmak, geceyi geride bırakmış gibi ağır ağır akıyordu.
Salkım söğütlerin dalları rüzgârla suya değiyor,
Usulca geri çekiliyordu.
Kuş sesleri vardı; neşeli değil, sadece vardı.
Kıyıda biri duruyordu.
Göğüs kafesinde, kalbinin sol çaprazında,
Derisiyle kaynaşmış bir tümsek vardı.
Bu ne bir hastalık ne de bir doku bozukluğuydu;
Yılların isli tortusuydu.
Yutulan haksızlıklar, keskin korkular
Yaşlılığın getirdiği tedirginlikler birikmiş,
Zamanla taşlaşmış ve nihayetinde kurşun bir heykel gibi ağırlaşmıştı.
Sızlamayan
Ama ruhu aşağı çeken bir kara kutuydu.
Ne neşterle kesilip atılabilirdi, ne ateşle eritilirdi.
Kelimelerin keskin tarafıyla tıraşlaması gerekiyordu.
Önünde biriken gri tozları coşkuyla akan suya serpip yok etmeliydi.
Bir heykeltıraş edasıyla kazımaya başladı.
Eğildi ırmağın serin kıyısına.
Avuçlarında biriken tozu, suyun bitmek bilmeyen iştahına bıraktı.
Irmak, bu ağır tortuyu reddetmedi;
Onları alıp uzak dağların eteklerine, kimsenin adını bilmediği derinliklere taşıdı.
Suya karışan tozlar, artık yaşlılık "acısı" değil, sadece akıntının içindeki birer yolcuydu.
Kelimelerle yontulan kabuklu doku boşaldıkça,
İçinde ilk kez rüzgârın geçebileceği bir boşluk oluştu.
Artık ağır değildi; sadece biraz eksik, ama çok da hürdü.
Avuçlarından dökülen son gri tozlar da suyun yüzeyinde halkalar çizerek kaybolurken, Irmak uğuldadı.
Ne dediği anlaşılmıyordu,
Ama susmak da değildi bu.
Yaşlı beden doğruldu.
İçinde ilk kez bir boşluk vardı
Rüzgârın geçebileceği kadar geniş…
Irmak akıyordu.
Bir süre öyle kaldı.
5.0
88% (7)
3.0
12% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.