1
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
120
Okunma

Hani, “Bakmak başka, görmek başka” denir ya…
“İşitmek başka, duymak başka” da demek lâzımmış.
Belki çoktan denmiştir de ben duymamışımdır. Çünkü insanın duyup da uymadığı şeyler o kadar çok ki…
Nice âyetler vardır, Allah Dostlarının nice hikmetli sözleri vardır bu minvâlde. İlk duyduğunda mânâsı açık görünür; ama sanki geri planda sessiz bir yankı bırakır. Gönülde şöyle bir his oluşur:
“Bir şey daha söylüyor da ben onu henüz duyamıyorum.”
Ama her şeyin de bir vakti vardır. Nâsibimizde varsa elbette…
İşte bugünkü nasibimiz, A‘râf Sûresi 40. âyet ileymiş.
Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayanlara göklerin kapıları açılmaz; onlar cennete de giremezler. Ta ki deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar…” (7/40)
Âyetin hükmü açık gibi.
Allah Teâlâ, ayetlerini yalanlayan ve onlara karşı kibirlenenler için semânın kapılarının açılmayacağını, onların cennete de giremeyeceğini bildiriyor.
Fakat burada bitmiyor.
Ardından şöyle buyuruluyor:
“Ta ki deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar…”
İşte benim aklım burada takıldı.
“Burada duyamadığım ne var?” diye düşünmeye başladım.
Çünkü âyet “cennete giremezler” diye bitseydi düşünecek bir şey kalmayabilirdi. Ama öyle bitmiyor.
Aklın kaçınılmaz olarak “imkânsız!” diyeceği bir şart getiriliyor.
Niçin?.
Devenin iğne deliğinden geçmesi…
Aklın ilk hükmü şu oluyor:
“Bu imkânsız.”
Peki ama niçin akla, “imkânsız” diyeceği belli olan bir şart sunuluyor?.
Bir de deve ile iğne deliği arasında ilk bakışta kurulabilen açık bir alâka da yok gibi. Meselâ
“Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”
âyetinde iki şey arasında bağ kurmak kolaydır.
Ama burada bir yanda deve, bir yanda iğne deliği…
İnsan ister istemez durup bakıyor.
Belki de âyetin istediği budur:
İnsan bir sarsılsın, bir daha baksın, aklıyla “olmaz” deyip hemen geçmesin.
Ben de geçemedim. Durdum düşündüm.
Ferhat ile Şirin geldi hatırıma.
Şirin’in Babası.: “Sana Kızımı vermiyorum” diyerek kapıyı kapatmak yerine, dağı delmek gibi imkânsız bir şarta bağlamıştı meseleyi.
Şart cümlesi, imkânsızlığın içine ince bir ihtimal bırakıyor. İşte âyette de böyle bir titreşim var sanki.
Benim niyetim Allah’ın “olmaz” dediğine olur kapısı aramak değil. Bilâkis aklın olur-olmaz hükmünün ötesine geçip, olanı ve olması gerekeni daha doğru okuma, anlama arayışıdır.
Çünkü insan biraz düşününce şunu da görür ki,
Aklın “olur” dediği nice şey de Allah dilemedikçe olmaz.
“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”
Demek ki asıl mesele, aklın “olur” veya “olmaz” hükmü değil.
Aklın hükmü, içinde bulunduğu hale göre verdiği bir hükümdür. Oysa Allah CC. ne kudreti, ne rahmeti ve ne de başka bir vasfıyla insan aklının sebepler ve şartlarla sınırlı bakışıyla ihata edilmekten münezzehtir.
Ve zâten insanı kibirli yapan da biraz burası değil mi?
Kendisini merkeze koyarak verdiği hükümler…
Kendi aklını ölçülerin mutlak merkezi sanması…
Kendini büyütmesi…
Burada İnfitâr S’uresi’ndeki o sarsıcı hitap da geliyor hatırıma:
“Ey insan! Kerîm olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(İnfitâr 82/6)
Ne kadar ince, lâtif bir hitap…
Allah Teâlâ burada “Rabbike’l-Kahhâr” demiyor; “Rabbike’l-Kerîm” diyor.
Yâni mesele kudret gösterisi ile korkutmak değil.
Bunca sayısız ikramına rağmen Rabbine karşı mağrur olan insan, kendi yaptığına bakacak olursa, korkudan ziyâde utanç içinde bulmalıdır kendisini bu hitap karşısında.
Mağrur oluşunun nedeni;
Dünya, makam, mal, şehvet, nefs, şeytan…
Hepsi olabilir. Ama bunların hepsi bir yönüyle, Kerîm olan Rabbin verdiği nimetlerin yanlış okunmasıdır. İnsan ikramı sahiplenir, ni’meti vereni unutur ve aldanış içinde sürüklenir hâldedir körü körüne.
A‘râf 40’ta mesele sadece inkâr değil.
Âyetleri yalanlamakla beraber bir de istikbâr, yani büyüklük taslama zikrediliyor. Bu çok mühim. Çünkü insan bâzen hakikati bilmediği için değil, hakikat karşısında küçülmek istemediği için geri durur.
Mesele sadece delil bulamayan aklın ikna olmayışı değil; insan benliğinin kendini koruma arzusu da vardır burada.
“Ben eğilmem.”
“Ben teslim olmam.”
“Ben değişmem.”
İşte bu direnç, insanı kibirli yapar.
Ve kibir de imkânı imkânsıza çevirir.
Belki âyetteki devenin iğne deliğinden geçememesi de tam burada bir misâldir. İnsan, aklıyla ve bilgisiyle büyüdükçe göklere yükseleceğini zanneder. Oysa hakikate yaklaşmak bâzen büyümekle değil, küçülmekle olur. Çoğalmakla değil, çözülmekle olur. Şişmekle değil, incelmekle olur.
Burada insan şunu da görebilir:
Zahirde, cismanî algıda “imkânsız” dediği şey, başka bir mertebede mümkün olabiliyor.
Meselâ şu koca âlem…
Dağlar, gökler, ufuklar, insanlar, denizler, yıldızlar… Hepsi küçücük gözbebeğimizden geçip içeri giriyor. Sonra dimağımıza, sonra gönlümüze ulaşıyor. Fizik olarak kâinat gözden içeri girmez elbette. Ama sûret olarak, mana olarak, idrak olarak giriyor işte.
Demek ki bir şeyin cismi ile hakikati aynı düzlemde ele alınamaz.
Mesele sadece maddî hacim meselesi değildir.
Bir çekirdeğin içinde koca bir ağaç gizlidir. Hatta nice ağaçlar, nice çekirdekler… Henüz görünmeyen bir hakikat, küçücük bir nüvede saklıdır. Aynı şekilde devenin de başlangıcında, özünde, tohumunda, nutfesinde o deve gizlidir. Yani devenin son hâliyle iğne deliğinden geçmesi imkânsızdır elbette; ama hakikatine, özüne, nüvesine bakıldığında başka bir mertebe açılır.
O hâlde akla “imkânsız” hükmü verdiren şey, hakikatin kendisi değil; onun yerine koyduğu katılaşmış, kabalaşmış, son biçim olabilir.
İnsan da böyle değil mi?
Hakikati başka, şişmiş benliği başka.
Özü başka, kendini büyük gören hâli başka.
Bu durumda âyetin hükmü yine yerinde duruyor:
“Bu hâlinle geçemezsin.”
Ama bir yandan da sanki şunu fısıldıyor:
“Hakikatin bundan ibâret değil.”
Belki de mesele, insanın deve gibi oluşu değil; kendini sadece o kaba ve katı hâlinden ibaret sanmasıdır. Devenin iğne deliğinden geçememesi, insanın özünden uzaklaşıp kabuğuna yerleşmesinin misali gibidir. Aslına dön çağrısına kulak tıkamasıdır.
Aklı ve nefsi ilâh edinmeye varan o kibir, devenin yükü gibi yük olmuştur insana. O yüzden de yıkılıp kaldığı yerden kalkmayı, asıl yurduna dönmeyi imkânsız görmektedir.
Bu yüzden bu âyet bana hem korku hem umut veriyor.
Korku var; çünkü âyet çok açık biçimde bir kapanıştan söz ediyor.
Semâ Kapıları açılmıyor.
Cennete giriş yok.
Ama umut da var; çünkü âyet bir şart cümlesi kuruyor. Aklın imkânsız dediği bu şart, gönlün kapıyı hemen kapatmasına engel oluyor. İmkânsız görünse de şart, dümdüz kapatılmış bir kapıdan farklıdır. İnsanın içinde, aklın o an göremediği bir imkânı uyandırabilir. Belki de insanı kendi içindeki hakikati görmeye taşıyabilir.
Önceki hâlinle, kibrinle geçemezsin.
Ama sen sadece kibrinden ibâret değilsin.
Korunacak bir hâl varsa, o sonradan şişmiş kibirli benlik değil; başlangıçtaki ilk hâl olsa gerektir. Bu yüzden bu âyette ben, bir yönüyle “Özüne dön” çağrısı da duyuyorum.
Ferhat’a dağı deldiren şey aklın hesabı değil, Şirin’e vuslat arzusuydu.
Aşkıydı.
İnsanın özü de böyledir.
Aşkın habbesidir insanın özü.
Ve insan, âlemin özeti…
Bu yüzden insanı anlatan bir başka âyet "Beni Oku" diye fısıldar insanın gönlüne;
“İnsanın üzerinden, anılmaya değer bir şey olmadığı bir süre geçmedi mi?”
(İnsan 76/1)
“Şey’en mezkûrâ…”
Anılmıyordu.
Zikre değer görünmüyordu.
Sahnede yoktu.
Bu âyet, insana hem yaratılışındaki hiçlik tarafını hatırlatıyor, hem de sonradan verilen değerin kendinden olmadığını. Demek ki insan, baştan beri kendi kendine yeter, kendi kendine büyük, kendi kendine anılır bir varlık değildi.
Belki bütün mesele de burada düğümleniyor:
Kendine sonradan verilen şeyi kendinden bilmemek…
Kendini, sana verilen sûretten ibâret sanmamak…
Ve aklın “imkânsız” diyerek durduğu yerde, hakikatin senden daha derin konuşabileceğini unutmamak…
19.04.2026 - 18:00
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.