1
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
144
Okunma
Zamanın durmadan akıp gittiği bu hengâmede, 90’lı yılların o tozlu mahallelerinden bugünün cam kulelerine bakınca; sadece binaların yükselmediğini, ruhlarımızın da derinliğini yitirdiğini müşahede ediyoruz. Bizim çocukluğumuz, bahçeli evlerin müşfik gölgesinde ve toprağa değen dizlerin şifalı sızısıyla geçerken; bugünün çocukları, "güvenlikli" denilen o dikey beton hapishanelerin yüksek katlarında, gökyüzünü bir pencere pervazına sığdırmaya mahkûm edildildi.
Mahallemizin Devleri ve Hakiki Sofralar O vakitler, "iyi" ve "kötü" sadece birer kelime değil, birer haysiyet abidesiydi. Hulusi Kentmen’in o vakur bıyıkları altındaki müşfik tebessümü, bize otoritenin şefkatle yoğrulabileceğini; Erol Taş’ın o gürültülü kahkahası ise perdenin ardındaki o merhametli babayı gizleyen bir perdeydi. Münir Özkul’un "Yaşar Usta" vakarındaki o sarsılmaz haysiyet, bizim en büyük mülkümüzdü.
Kadir İnanır’ın bakışındaki o derin sükûnet, Cüneyt Arkın’ın hamlelerindeki sarsılmaz cesaret ve Kemal Sunal ile Şener Şen’in o hüzünlü gülüşleri; bize yoksulluğun içinde dahi mağrur kalınabileceğini fısıldardı. Köyden kente göçün o samimi telaşında, sofralarımızda bugün olduğu gibi yapay tatlar değil, paylaşılmış bir dilim ekmeğin bereketi vardı. Komşunun tenceresi kaynamıyorsa bizimkinin tadı olmazdı; zira o dönem, insanın insana emanet olduğu o son ve kutsal vakitlerdi.
Tiyatro sahnelerinden yükselen Haldun Dormen zarafeti, Genco Erkal’ın sarsıcı sesi ve Ferhan Şensoy’un keskin zekâsı, dilimizin en saf halini ruhumuza bir nakış gibi işlerdi. Metin Akpınar ve Zeki Alasya arasındaki o sarsılmaz yarenlik, bugünün menfaat dünyasında eşi bulunmaz bir mirastı. Radyolardan ve kasetçalarlardan yükselen Sezen Aksu’nun o içli sesi, Kayahan’ın nahif besteleri ve Müslüm Gürses’in o derinden gelen feryadı; bize hüznün de bir edebi, kederin de bir asaleti olduğunu öğretirdi.
Tarkan ile yeni bir çağa adım atarken, Barış Manço ile dünyayı bir çocuk saflığıyla adımlardık. Sanatçılarımız şöhretin değil, bir gönüle misafir olmanın derdindeydi. Şimdilerde ise her şeyin yedeği, her nesnenin bir fiyatı var; lakin bir Adile Naşit şefkatinin, bir Gülşen Bubikoğlu zarafetinin yerini dolduracak hiçbir teknolojik mucize henüz icat edilmedi.
Nihayetinde, bugün sahip olduğumuz o "lüks" hayatlar, aslında feda ettiğimiz o samimiyetin ağır bedelidir. Cebimiz para gördükçe, kalplerimizin kapılarına kilit vurduk; binalarımız yükseldikçe, toprağın sadakatinden ve bir bardak çayın hararetinden koptuk. Bizim en büyük şansımız; paranın henüz ruhu esir almadığı, insan biriktirmenin mülk edinmekten üstün tutulduğu o son menzile yetişmiş olmamızdı. 90’ların o tozlu sokağından başımızı kaldırıp bugünün suni parıltılarına baktığımızda, kaybettiğimizin sadece "gençlik" değil, asıl "insan olma haysiyeti" olduğunu idrak ediyoruz. Bizler, birer pixel yığınına değil, birer haysiyet abidesine bakarak büyüyen o son mahalleli çocuklardık; ve o mirası, bu beton ormanlarının ortasında sessizce kalbimizde yaşatıyoruz.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.