0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
126
Okunma
İnsan, acılar karşısında bazen bir çocuk gibi savunmasız kalabilir. Baş edemediği sancılarla yandıkça yalnızlaşır; içindeki yangını çevresine de taşır. Yüzü güler görünse de, yüreği yavaş yavaş susar. Yaşamın ritmi bozulur, sosyal bağlar kopar, sorumluluklar aksar. Ve sonunda... en karanlık hücreleri mesken edinir kendine. O hücreler ne soğuktur, ne dar. Ama insanın içinde büyüttüğü boşlukla kıyaslandığında, sonsuz bir çölden farksızdır.
Fakat bir gün… bir şey olur. Küçük bir kıvılcım. Belki bir söz, belki bir el, belki bir göz... Tüm o karanlık anlar, bir ışıkla delinir. Acılar hâlâ oradadır ama artık insanın içine işleyemez. Çünkü onları taşıyacak gücü bulmuştur. “Seni yıkmayan her şey, seni daha da güçlü kılar” dedikleri işte tam da budur.
Bu bir kilise vaazı değil, ruhun en uzak köşesindeki bir fısıltıydı. O fısıltı, toprağın en dibine saplanmış, unutulmuş bir yalnızlıktı. Ve onun içinden süzülen tek dilekti: “Bir dosta ihtiyacım var.”
Dost... Bazen bir yol arkadaşı, bazen bir kardeş, bazen de bütün kardeşlerin yerine geçen bir aile... Aile dediğin şey yalnızca kan bağı değildir; bazen seni en çok hissedenlerdir, seni en çok saranlardır. Koruyan, gözeten, düşerken tutan... Yanında olduğunda değil, yanında olduğunu hissettirdiğinde “aile”dir.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.